Gazete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gazete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2018 Çarşamba

Bekir Ağa Bölüğü'nde Neler Gördüm? - 3 -


Kabasakal Asıldıktan Sonra Bekir Ağa Bölüğü’ne Getirilmiş, İstibdad Erkânını Müthiş Bir Korku Almıştı. Onlara Ayrı Bir Koğuş Verilmişti.


- Benim ne kabahatim var ki bana bu zulmü reva görüyorsunuz. Yok irade-i padişahî böyle ise diyeceğim yok… diye kekeledi.
O bunu söyler söylemez koğuşta bir gülüşmedir başladı. Ölüm yanı başındayken bile hâlâ padişahı sayıklıyor, hâlâ irade-i padişahîden bahsediyordu. Sultan Hamid tevkif edilmiş, Selanik’e sevk edilmişti. Bu hâlâ padişahından imdat bekliyordu.
Üzerinden resmî üniformalı elbiselerini çıkardık, başından gömleği geçirdik. Kendisine son bir diyeceği olup olmadığını sorduk.
- Vasiyetnamemi yazınız, dedi.
Derhal bir kâğıt kalem getirdik. O söyledi biz yazdık. Sonra imamın önünde tövbe ve istiğfar etti.
Nihayet bütün bu merasim bittikten sonra paşayı sehpanın bulunduğu meydana götürdük. Paşa sandalyeye çıktı, boynuna ip geçirildi. Bu ana kadar beyne’n-nevm ve’l-yakaza bir haldeydi. Hissini, iradesini, düşünce kabiliyetini kaybetmişti. Ancak ip boynuna geçtikten sonra uykudan uyanır gibi başını kaldırdı, etrafına bir göz gezdirdi ve:
- Durunuz, dedi.
 Herkes durdu. Paşa bir şey mi söyleyecekti? Hayır, maksadı iki dakika kazanmaktı. Yine daldı, kendisini kaybetti. Ağzından birtakım sözler dökülüyordu. Fakat bunu kendisi bile işitmiyordu.
Onunla beraber o gece beş kişi daha idam ediliyordu. Diğerleri asıldıkları halde bunun sandalyesine hâlâ ayak vurulmamıştı. İdama nezaret eden Nezir Efendi paşanın hâlâ asılmadığını görünce bağırdı:
- Ne duruyorsunuz, sandalyeyi çeksenize! Kıpti sandalyeye bir tekme vurdu. Sehpa sarsıldı. İp gerildi. Paşanın ruhsuz vücudu asıldı. İstibdadın ilk heykeli yıkılmış oluyordu.
Bekir Ağa Bölüğü’nü ziyaret edip idam sehpasından kurtulanlar da az değildi. Bunlar içinde istibdad devrinin birçok ricali vardı.
İlk günlerde idi. Bir gün akşamüstü büyük kapının önünde bir araba durdu, kendi kendime “yeni misafirler geliyor” dedim. Kapıya koştum. Bir de karşımda Eski Merkez Kumandanı Sadettin Paşa’yı görmeyeyim mi? Uzun müddet onun maiyetinde çalışmış olduğum için beni görür görmez tanıdı. Evvelce yalnız amirâne bir selam vermekle iktifa eden Sadettin Paşa bu defa adeta teklifsiz bir eda ile:
- Vay evlat, sen burada mısın? diye iltifat etmek istedi. Uzun müddet maiyetinde çalışmış bir adama teslim olmak memnuniyetini mucip olmuştu. Kendisini aldım. Bekir Ağa Bölüğü Muhafızı Necati Bey’in odasına götürdüm. Necati Bey ona yanındaki koltukta yer gösterdi. Kendisi de karşısına geçip oturdu. Birkaç dakika sonra beni çağırdı:
- Hasan, dedi. Yeni gelecek misafirlerimiz var. Camiinin sağ tarafındaki küçük odayı temizlet.
Dikkat ettim, bir vakit yaver-i hazret-i şehriyari olmakla müftehir Sadettin Paşa, evvelce selam vermeye tenezzül etmediği Necati Bey’in karşısında kan ter döküyordu. İnkılap her şeyi alt üst etmiş, dünkü amirleri bugünün memurları karşısında hesap vermeye mecbur etmişti. Birkaç dakika sonra oda hazırdı. Sadettin Paşa odaya girince şaşırdı. Çünkü asker burasını süpürürken müthiş toz kaldırmıştı. Bu tozlar henüz yatışmamış, odanın havasını teneffüs edilmeyecek hâle getirmişti. Etrafına bakındı. Sonra bana döndü:
- Hasan, dedi. Ben burada mı yatacağım?
- Ne yapalım paşam, dedim. Şimdilik elimizde boş olarak bu oda var.
O hâlâ vaziyeti anlamamıştı.
- Burada oturacak bir sandalye bile yok. Hiç olmazsa konaktan bir yatak getirseler, dedi.
Necati Bey’e gittim. Sadettin Paşa’nın arzusunu anlattım. Müsaade etti. Bir gardiyanla beraber gittik, şimdi Evkâf Müdüriyeti tarafından işgal edilen Çemberlitaş’taki konaktan bir yatak getirdik. Yatağını yaptırdım. Mümkün olduğu kadar istirahatını temine çalıştım. Fakat Sadettin Paşa’yı telaş ve endişe almıştı. Oturacak bir sandalye arayan bu sâbık yaver-i hazret-i şehriyari, şimdi yatağına bile ilişmiyor, sinirli sinirli odada dolaşıyordu. Ben yatağın yapılmasına nezaret ederken sordu:
- Hasan, bizim hakkımızda ne yapacaklarını öğrendin mi?


Ben bu suale nasıl cevap verebilirdim? Fakat öğrenip kendisine haber vereceğimi söyledim. Maksadım Necati Bey’den yapılacak muameleyi öğrenmekti. Bu sırada kapıda ikinci bir araba durdu. İçinden Yemen Valisi Ratıp Paşa çıktı. Necati Bey’in emri üzerine onu da Sadettin Paşa’nın yanına aldım. Vakit hayli geçmişti. Ratıp Paşa için ayrı yatak getirtmek mümkün değildi. O gece iki paşa aynı yatakta koyun koyuna yattılar.
Ertesi gün araba araba bütün saray erkânı Bekir Ağa Bölüğü’ne taşındı. Yeni gelen misafirler arasında Başkâtip Kara Tahsin, Üfürükçü Ebulhüda, İbrikdar Kâmil Ağa, Basurcu Âgâh, Bahriye Nâzırı Hasan Rami, Serasker Ali Rıza Paşalar vardı. Bunların hepsini itfaiye kışlasının üst katında kum meydanına nâzır bir odaya koyduk. Ratıp ve Sadettin Paşalar da ertesi gün sultan sarayları namıyla maruf mahale nakledildiler.
Bütün bu kendilerini büyük sanan rical aynı koğuşta bir ay kadar kaldılar. Her gün idam edilmek tehlikesi karşısında asabileşiyor, şakalaşıyor, eğleniyorlardı. Onların koğuş hayatı başlı başlına bir âlemdi. Memleketi idare edenlerin ruhlarını ve ahlâklarını anlamak için bundan iyi bir mevki olamazdı. Bir ay sabah akşam bunların içinde yaşadım. Samimi sohbetlerine karıştım. Gördüklerim, bütün hayatımda unutulamayacak kadar meraklı şeylerdir.
Bunların içinde en ziyade hoşsohbet olan Üfürükçü Ebulhüda idi. Ebulhüda, koğuşun falcısı idi. Zaten bütün paşaları bir araya getirsen hepsi birden bir incir çekirdeğini dolduracak kadar dimağ sahibi değillerdi. Onları gördükçe hep içimden güler ve “zavallı bizler” derdim. Ne insanların eline kalmışız!
Filhakika bunlar ne ciğeri beş para etmez insanlardı. Hayatta bildikleri şey çalım atmak, emir vermek ve hüküm sürmekti. Fakat aralarındaki muhavereyi işitseniz, bu adamların nasıl olup da senelerce memleketin başında bulunduklarına şaşmamak mümkün olmazdı.
Evet Ebulhüda, bu beyni boş, böbrekleri çürük paşaların falcısı idi. Sarayın bu maruf üfürükçüsü, gecelik entarisiyle yatağının üstüne oturur, etrafa bir selam verir, bir iki anlaşılmaz duadan sonra latifeye başlardı:
- Bana Üfürükçü Ebulhüda diyorlar, derdi. Halbuki ben şimdiye kadar kimseye büyü yapmadım. Kimseyi üfürükle tedavi etmedim.
Sonra birden kahkaha salar işi şakaya boğardı. Koğuşta herkes hayat memat meselesi ile karşı karşıya olduğu için Ebulhüda’nın bu şakaları ötekilerin de derdini avutur, onlara iyi bir vakit geçirmeye yardım ederdi.
Her an ölüm ile menfa kararları arasında titreşip duran paşalar hep birden Ebulhüda’nın etrafına üşüşür, ona fal baktırırlardı. Ebulhüda herkese başka türlü bir fal bakardı. Birisine Kur’an-ı Kerim’den mana çıkararak istikbalini söylerdi. Bir diğerine iskambil kâğıdıyla fal bakardı. Fakat bütün fallarında paşaları heyecan içinde koyar, bazen de kahkahadan bayıltırdı.
Ebulhüda en ziyade Başkâtip Kara Tahsin Paşa’yı üzmekten hoşlanırdı. Ne vakit onun falına baksa:
- Paşam, derdi. Senin akıbetin kötü. Bazen dar ağacı görüyorum. Bazen Anadolu’nun ıssız bir köyü gözümün önünde canlanıyor. İdam mı desem, sürgün mü desem, hapis mi desem diye sıralamaya başlar, Kara Tahsin’i çileden çıkarırdı.
Kara Tahsin, koğuşun kara belası idi. Yemeğini önüne getirmelerini ister, yüzünü yıkamak için bile yatağından kalkmazdı. Sanki yatağı içinde kötürüm olmuş gibi idi. Bütün arkadaşları koğuşta sinirli sinirli dolaştıkları hâlde o Ebulhüda ile karşı karşıya geçer, tesbih çekerlerdi. Kara Tahsin’in diğerlerine karşı takınmak istediği bu efendi tavrı, arkadaşlarını gücendirmekten hali kalmazdı. Hatta bazen paşaların Kara Tahsin’e çıkıştıkları bile vaki olurdu.
Paşaların hariçle temasları men edilmişti. Yalnız haftada bir defa gelecek ziyaretçileri benim nezaretim altında olmak üzere görebilirlerdi. Fakat bence en tehlikesiz mevkuflar bunlardı. Çünkü bunlar daha tevkifhane kapısından içeri girer girmez vaziyeti anlamışlar ve teslim olmuşlardı. Artık kaçmak akıllarından bile geçmiyordu, zaten böyle bir şey düşünseler bile içlerinde bu tehlikeli teşebbüse atılacak kimse yoktu. Onlar kaderleri neyse onu çekmeye razı olmuş, tevekkülle divan-ı harbin haklarında vereceği kararı bekliyorlardı. En ziyade korktukları şey de tabi idamdı. İkide bir beni çağırır, telaşlı ve heyecanlı bir sesle beni iskandil ederlerdi:
- Hasan, derlerdi, hakkımızda verilecek hükmü, yapılacak muameleyi öğrenirsen sana bol mükafat var.

30 Ağustos 2016 Salı

30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramı

1926 yılı gazete ve mecmualarından 30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramı..
30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Olsun..






23 Mart 2016 Çarşamba

Körler Dünyayı Nasıl Görürler?

Hayata kalın ve karanlık bir perdenin arkasından bakan zavallıları hiç dinlediniz mi? Ezelden kalın duvarlar içinde hapsedilmiş gibi, ebedi zulmete mahkum bu bedbahtların da kendilerine göre bir görüşleri, bir duyuşları ve bir yaşayışları vardır.

Her akşam evime gelirken Acem  Sefarethanesi köşesinde gazete satan kör müvezziyi görünce dimağımda bu fikirler canlanır ve zavallı kör, kimbilir ne kadar bedbahtsın der geçerdim. Fakat bir sabah sokakların havasını titreten gür bir ses "Havadisçi!" diye sıcak odamda kulağımı tırmaladı. "Şu gazeteciyi çağırınız." dedim. Değneğinin delaletiyle sesin çıktığı tarafa geldi. Bu, Acem Sefarethanesinde gördüğüm kör gazeteciydi. İçeri aldım. Sıcak bir çay verdim. Soğuktan moraran elleri fincanın sıcak temasıyla harekete geldi. Yüzü, makas ve ustura görmemiş metruk ve perişan bir sakalla örtülmüştü. Yerinde rahat duramıyor, altındaki sandalye ona eğreti geliyordu. Çayı bitirip hemen kaçmak istiyordu. Yaşı elliyi geçkindi. Körlüğüne, ihtiyarlığına rağmen dilenmiyor, ekmeğini çalışarak kazanıyordu. Yağmur, kar dinlemiyor; fırtınanın elinden gazeteleri uçuran savleti karşısında o her gün üçle beş arasında Acem Sefarethanesi'nin köşesine gelip "Gazeteci, Havadisçi!" diye bağırarak ekmeğini çıkarmağa çalışıyordu.

- Baba adın ne?

- Hasan.

- Nerelisin?

- Erzurumlu.

- İstanbul'da ne arıyorsun?

Bu sual onu harekete getirdi. Onun da söylenecek bir derdi, deşilecek bir yarası vardı. O da felaket görmüş, ızdırap çekmişti. Efendi, dedi, buraya muhacirlikle geldim. Erzurum'da evimiz barkımız vardı. Hal ü vaktimiz yerinde idi. Ruslar geldiler elimizdekini alıp mahvettiler. Evvela Trabzon'a oradan da İstanbul'a ilticaya mecbur oldum. Ben de bir muhacirim, işte iyi kötü sürünüp gidiyoruz. Trabzon'a gelince bir müddet tütün sattım. Fakat kazancım günden güne azalıyordu. Dilenmeyi hiçbir gün hatırıma getirmedim. Çünkü vaktiyle ailem oldukça zengindi. Hayatta yalnız kalınca bir müddet babamdan miras kalan varidatla geçindim. Fakat param bitince dilencilik etmeği izzet-i nefsime yediremedim.  Paket paket tütün alır, kahve kahve dolaşarak satardım. Yavaş yavaş işim azaldı. Geçinemez oldum. O vakit herkes İstanbul'a geliyordu. Gelen kafilelerden birine takıldım, İstanbul'a geldim. Bir müddet serseri gibi dolaştım. İstanbul'da şaşırdım, bu koca şehirde hayatımı nasıl kazanacak, kendimi nasıl idare edecektim. Tanıdığım kimse de yoktu. Karımın delaletiyle Çınarlıtaş'ta bir yer bulduk.


- Vay sen evli misin?

- Elbette, ben de insanım, benim de ihtiyaçlarım, zevklerim vardır. Evliyim, hem çocuğum da var.

- Peki, karının ve çocuğunun şeklini, rengini, güzelliğini çirkinliğini fark edebiliyor musun? Onları nasıl seviyorsun?

Bu sual onu biraz düşünceye sevk etti. Kimbilir kaç defa bu sualleri o da kendi kendine sormuş ve cevap vermeğe çalışmıştı.

- Beyefendi, dedi. Biz hislerimizle görürüz. Bizim için ses her şeydir. İyiyi kötüyü, güzeli çirkini, ahlâklıyı ahlâksızı biz sesinden anlarız. Ses, bizim için her sırrın kapısını açan bir anahtardır. Bilmem siz kalbin sırlarını nasıl anlarsınız. İnsanlar vardır gönüllerde uçar gibi konuşur, yine insanlar vardır ki yerlerde sürünür gibi söz söylerler. Sesinde gurur ve azamet dalgalanan insanlarla, sesinde şefkat ve merhamet titreyen insanları birbirinden kolaylıkla tefrik edebilirsiniz. Bir güzelle bir çirkinin sesleri arasındaki bariz farka hiç dikkat ettiniz mi? Güzelin sesinde, söyleyişinde, sözünün ahenginde başka bir letafet, başka bir tatlılık vardır. Güzelin kanı sıcaktır. Çirkinin sesi de kendisi gibi çirkindir. İşte biz dünya ile temasımızı bu vasıta ile idame ederiz. Biz kulaklarımızla yaşarız.

Bu felsefeyi bitirdikten sonra Hasan, İstanbul'a geldikten sonraki hayatı hakkındaki izahatına devam etti.

- Ne iş yapabileceğimi anlamak için bir müddet sokak sokak gezdim. Satıcıların seslerine dikkat ediyordum. Ne satıyorlar ve nasıl satıyorlardı? Önümden panorama gibi yüzlerce satıcı geçiyor, kimi sebze, kimi meyve, kimi öteberi satıyordu. Fakat en çok duyulan ses müvezzilerin sesi idi. Onların çığırtkan sadaları sabahtan akşama kadar sokakları dolduruyordu. Kendi kendime bu şehirde en ziyade revaçta olan şeyin gazete olduğuna hükmettim. Sonra tahkik ettim. Verdikleri izahatlar hayatımı kazanabileceğimi gösteriyordu. Tanıdıklardan birisinin delaletiyle bir gazete idarehanesi bana birkaç gazete verdi. Onları ilk sattığım gün, İstanbul'da hayata atıldığım gündü. Günden güne işim iyileşti. Bugün, Allah'a bin şükür, günde bir iki lira kazanıyor, ailemi geçindiriyorum.

- Müvezzilik etmek için sokak sokak dolaşmak, kapıları bellemek lazım. Bu senin için müşkül olmuyor mu?

- Efendim, bu sualinizin cevabı gayet basittir. Biz sokakları taşlarına, satıhlarına göre sınıflara ayırırız. Mesela türbeden saparım, evvela asfalt düz bir zemin vardır. İlk kaldırım .......... sokağıdır, ikinci sokak .......... sokağıdır. Sokağa sapınca kapı ......... Bey'in, ikinci falan bey'in evidir. Yani hayalimde sokakların bir haritası vardır. Her köşeye işaretler koymuşumdur. Her evin kapısını önündeki taşların şeklinden veya kapının tarzından anlarım. Mesela burası ......... Bey'in evidir değil mi? Karşınızda oturan falan bey'e her sabah (Vatan) gazetesini bırakırım. Yalnız fena insanların elinde oyuncak olduğumuz zaman bizim için en azaplı anımızdır. Bazıları aczimizden istifade ederek bizi aldatmağa kalkarlar. Filvaki biz paraları kağıdının cinsinden anlarız. Madeni parayı tefrik daha kolaydır. Kağıt parayı da tefrik hususunda o kadar müşkülata uğramıyoruz fakat ne de olsa hissimizde aldanabiliriz.

Hasan birdenbire durdu. "Beyefendi, siz de bana neler söyletiyorsunuz. Bizim aczimizle, mahrumiyetimizle ve felaketimizle sizi de müteessir etmekte ne mana var ki!" dedi.

Hayatından memnun ve müteşekkir olan bu bedbaht ihtiyar çayı bitirmişti. Benden müsade istedi. Çünkü sokakta müşterileri bekliyordu. Bastonunun delaletiyle dışarı çıktı.

- Havadisçi.. Gazeteci.. diye bağırarak sokakların meçhul ve karanlık ağuşuna atıldı.


7 Şubat 2013 Perşembe

Zaro Ağa'nın Bilmediğimiz Tarafları


Zaro Ağa Son Demlerinde Okumak Öğrenmek İçin Bir Hoca Tutmuştu

İhtiyarlar Kralı Ömründe İçki İçmemiş, Yalnız Bir Kere Amerika’ya Gittiği Zaman..




Dün Zaro Ağa’nın kızı Güllü Hanım’ın oturduğu eve gittim. Kadıncağızın derdi biraz hafiflediği için babasına dair sorulan şeyleri doğru dürüst anlatıyordu. Fakat Güllü Hanım’ı ve diğer akrabalarını dinledikten sonra hayret ettim. Meğer Zaro Ağa’nın bilmediğimiz ne çok hususiyetleri varmış.
Güllü Hanım ikide bir de:
- Yetim kaldık işte!.. diye söze başlıyordu. Başka akrabaların da yardımıyla Zaro Ağa’nın hayatının karanlık noktalarını deşiyorum:
- Ah!. Ah!. diyorlardı. Öyle akıllı, öyle bilgiç insandı ki sorma efendi. Her şeye merakı vardı. Her şeyi öğrenmek isterdi. Bir gün Ağa’ya bir yerden mektup geldi. Okutmak için birisini aradık. Bulamayınca:
- Ben artık okuyacağım, dedi.
Biz:
- Zaro Ağa.. Sen artık yaşını başını aldın, vazgeç bundan!.. dedik ama dinlemedi. Kahvede Ahmet Efendi adında birini kendisine hoca yapmış. Hani para ile değil. Hatır için.. Ahmet Efendi’nin bir küçük oğlu vardır. O da Ağa’ya bir kitap vermiş. Ama işte eceli vefa etmedi. Tam yazıyı az buçuk sökeceği zaman hastaneye yattı. Kuş gibi uçtu gitti. Her şeyi öğrenmek isterdi.
- Ağa nasıl eğlenirdi? Acaba hiç içki içmiş mi?.
- Ne?. İçki mi?. Tövbe.. Tövbe ya Rab.. Ağa ömründe ağzına rakı koymamıştır. Yalnız bir kere Amerika’da o da kendisi bilmeden muz şurubu mu? Muz likörü mü nedir? Bilmem ki.. İşte ondan içmiş.. İçtikten sonra tükürmüş, tükürmüş ama fayda etmemiş.. Hep:
- Tüh.. Tüh.. Bilmeden başımızı günaha soktuk.. der dururdu.
- Peki nasıl eğlenirdi?
- Kahveye giderdi. Torununun kahvesi vardır. Orada oturur, uzun uzun gezdiği yerleri anlatırmış. O kendisine eğlence bulurdu. Torununun torunu ile çok oynardı. Sakalını küçük torununun yüzüne sürüp onu kızdırmayı çok severdi.
Hakikaten bunu ben de hatırlıyorum. Amerika’dan geldikten sonra eve girer girmez ilk işi bu torununun torununu yakalamak, sakalını sürerek onu cıyak cıyak bağırtmak olmuştu.
Son zamanlarda Amerika’dan bir mektup gelmişti ya.. Bu mektup cevaplı idi. Zaro’dan gelip gelmeyeceğini soruyorlardı. Zaro çok düşündü:
- Gitsem mi? Gitmesem mi? Diye herkese sordu. Nihayet bir zamanlar:
- Haydi gideyim!.. diye gezdi, dolaştı, gitmek istiyordu da.. Amerika’da giydiği kara elbiseleri ilk günler sandıktan çıkarıp evin içinde giyer, öyle dolaşırdı..
- Haydi sokağa çıksana.. deyince de kızar:
- Ben maskara değilim!.. derdi.
Uzun kara esvaplar öyle yakışırdı ki vallahi efendi dünyada ona 159 yaşında demezdin. Bir kere onun gönlünü yaptılar, bu kıyafetle daireye götürmek istediler. Tophane’ye kadar gitmiş, kahvede:
- Aman Zaro Ağa.. Böyle gitme seni müdür zannederler, demişler.. Geri döndü, soyundu. Elbiselerini de öteye beriye dağıttı.
- Sahiden evlenmek istiyor muydu? Mütemadiyen evlenmekten bahseder dururdu.
- Yok efendi yok.. O şakacı adamdı. Şakayı çok severdi. Ne evlenmek isterdi ne bir şey.. O gazetecilere böyle söylerdi ki latife olsun diye.. Yoksa biz kaç kere ona söyledik:
- Ağa dedik.. Kudret Hanım da öldü. Kudret Hanım eski karısı. Sen yalnız kaldın. Bakılmak istersin. Gel seni evlendirelim.
- Yok.. Yok.. İstemem.. dedi.
Ona kısmetler de çıktı. Ağa ile evlenmeğe kalktılar. O :
- Ben bu yaştan sonra evlenmem! dedi.
- Belki kısmetleri ihtiyardı?
- Gençleri de vardı ama evlenmek istemiyordu. O latife olsun diye evlenmek isterdi.
Hey gidi koca Zaro hey.. Biz de seni yüzü ergenlikli, evlenmeye can atan 18 yaşında bir delikanlı hislerini taşıyor zannederdik!

(Hikmet Feridun, 1934)

1 Ocak 2013 Salı

7 Şubat 2012 Salı

Izmir Suikasti Davası ve Kurt Kanunu


Haftalık Yeni Gazete'nin Manşeti
" Câniyâne teşebbüsün tarihî muhakemesi : Şimdi sıra sıra maznunlar, yalnız mahkemenin huzurunda değil, bütün bir millet kitlesinin vicdanları önünde cinâyetlerinin hesabını veriyorlar. İbret alınacak bir âkıbet."


Alttaki başlıkta ise zanlılardan bazıları fotoğraflarıyla sıralanıyor:
" Mahkeme huzurunda: Yalnız Reis-i Cumhur'a değil, Türk'ün ta kendisine suikastte bulunmakla maznun olanlardan birkaçı :
Ali Fuad Paşa
Sabit Bey 
Sarı Efe Edip
Arif Bey 
Bekir Sami Bey
Rüştü Paşa
Selahaddin Bey
Feridun Fikri Bey
Refet Paşa
Kâzım Karabekir Paşa
İsmail Canbulat Bey
Hüseyin Avni Bey "

1926 yılında gerçekleşen bu olay ve sonrasında kurulan mahkemede önemli isimler yargılandı. Kimileri idam edildi, kimileri de beraat etti. Bu olay ve dava hakkında birçok iddia ortaya atıldı ama gerçeklerin tarihle birlikte bir gün mutlaka gün yüzüne çıkacağından şüphemiz de yok.

Bu akşam Trt 1 de "Kurt Kanunu" adlı yeni bir dizi başlıyor. Kemal Tahir'in romanından yola çıkılarak oluşturulan bu dizi yakın tarihe de ışık tutacak gibi görünüyor, İzmir Suikasti ve mahkemesini de işliyor. Bakalım tarihi anlatan bu dizide asıl verilmek istenen ana unsurlar; aşk, ihtiras vs. gibi ara unsurların gerisinde mi kalacak?

İzleyip görelim derim...