28 Şubat 2012 Salı

Genclerde Ask


Çocuklukta hissedilen aşk ne kadar saf ve samimidir. Kalbinde ilk çarpıntıyı hisseden genç, için için alevlendiği halde bu hissin başkası tarafından sezilmesinden o kadar korkar ki aşkını kendi kendine bile itiraf etmeye cesaret edemez. Bütün günleri tereddüt, kararsızlık ve kıskançlık içinde geçer. Hatta bu azabın sonsuza kadar devam edeceğine inananlar ve ekseriya çaresizlik içinde kendini ümitsizliğe kaptıranlar da bulunur.
                                                         
Bu küçük aşklar çoğu gencin başından geçmiştir. Ve yine çoğu kalplerinin gizli bir köşesinde bu masum aşkın hatırasını saklarlar.  Bu mini mini aşkların bir çoğu itiraf bile edilmemiştir. Gençler hayallerinde bu muhabbete o kadar geniş bir yer ayırmışlardır ki, alay konusu olmaktan çok korkarlar. İtiraf onlar için dünyanın en affedilmez bir kabahatidir, bunun içindir ki sevdiklerinin civarında bulunmak ve  onun yolunu beklemek mutluluğuyla yetinirler.

Gençlerin aşkında gurur pek mühim bir rol oynamaktadır. Sevdiklerine karşı en zayıf oldukları zamanda bile öyle güçlü görünmek isterler ki onların samimiyetinden şüpheye düşmemeye imkân yoktur. Günlerce beraber yaşayan ve kalpleri aynı hisle çarpan genç çocuklarla genç kızlar hislerinin tamamen tersini ortaya çıkarmaktan vahşi bir zevk duyarlar. O zaman bu zıt hisler karşısında genç:
- Heyhat, ne boş ümitlere kapılmışım, meğerse ben ne kadar yanılıyormuşum.. Ben ne kadar bedbaht, sefil ve budala bir insanmışım diye kendi kendini çekiştirmekten geri duramaz.

Bunların bir çoğu hislerini hatıra defterlerinin küçük sayfalarına gömerler ve kalplerinden taşan heyecanı günü gününe kaydetmekte büyük bir teselli umarlar. Bu defterlere bir göz gezdirecek olursanız daima değişen fikirlerle karşılaşırsınız, bir gün önce neşe ve şetaretle, ümit dolu hayallerle doldurulan sayfalar ertesi gün ümitsizlik ve ızdırap ile karalanmıştır.

Bu hislerin samimiyeti karşısında aşk o kadar mukaddes bir şeydir ki onun böyle ilelebet devamını arzu etmeyecek kimse yoktur. Onların yegane gayesi sevdiklerine ait bir şeye sahip olabilmektir. Ekseriya gizliden gizliye sevdiklerinin mendilini veya eldivenini saklarlar ve her şeye rağmen onu mukaddes bir hatıra olarak saklamakta büyük bir mutluluk duyarlar.

Bu saf ve temiz aşkların ömrü pek kısadır. Hatta bu hisse kapılanlar bu oyunun devam etmeyeceğine inanmışlardır. Fakat bazen de verilen sözler karşısında bu aşk devam eder. Gençlikte edilen vaatler pek uzun vadeli olduğundan bu vaadi yerine getirmek için çok beklemek lazımdır. İşte bu uzun intizar devresinde ya genç kız diğer bir tâlibe varır, yahut genç çocuk büyüdükçe değişerek eski vaatlerini tamamen unutur ve başka birini sevebilir. İşte bu şekildeki sukut-i hayaller (hayal kırıklıkları) bir hayatı ebediyen karartır. Genç erkek kendini rakıya vererek meyhane köşelerinde teselli aramaya koyulur. Genç kız da nefret ve istikrahta şifa umar. Fakat şüphe yok ki böyle bir hayal kırıklığı genç kızlar için daha vahimdir. Bu üzüntü verici olaylara sebebiyet vermemeleri için anne ve babalar çocuklarına daima arkadaş gibi yaklaşmalı ve hayat hakkındaki tecrübelerini onlarla paylaşmalıdır. 

(Arkadaş, 1928)

[Günümüz Türkçesine çeviren: beyzade25]

22 Şubat 2012 Çarşamba

Hic Eskimeyenler

Kimi zaman bir mezarlıkta

Kimi zaman köhne bir kayıkta

Kimi zaman birlikte diz çökülmüş bir sofrada

Kimi zaman dertleri yüklenmiş gibi

Kimi zaman şen şakrak bir oyunda

Kimi zaman maişet derdinde

Kimi zaman bir aile gezisinde

Kimi zaman iş başında

Kimi zaman köyde ya da tarlada

Kimi zaman tam karşınızda

Kimi zaman bir düğünde

Kimi zaman bir camii çıkışında

Kimi zaman da bayramlarda

rastlayabilirsiniz bu güzelim vatanın insanlarına..
Her renkten, her ırktan birer zenginlik sunarlar bizlere..
Hem görsel bir şölendir bu, yaşadıkları dönemleri tüm renkleriyle bizlere anlattıkları..
Hem de "bakın kısıtlı imkânlara rağmen işte hayat böyle yaşanır" dedikleri duyulur her bir kareden..

Velhasıl,
Onlar hiç mi hiç eskimeyen insanlarımızdır..















21 Şubat 2012 Salı

Kedilere Dair


Hemen hiçbir hayvan kedi kadar birbirine zıt ve muhalif düşüncelere hedef olmamıştır. Kedileri pek sevenler, bu hayvanları zerafet ve nezakete numune addedenler bulunduğu gibi bunların nankörlüğünden, vahşiliğinden tutturarak ileri gidenler de vardır. Kedi ile köpek mukayese olunursa köpek sevenler daha çoktur. Fakat kedi sevenler bu hayvana karşı gösterdikleri meftuniyet ve meclubiyet (tutkunluk) köpekten hoşlananlara nispetle pek ziyadedir.

Kadınlar daha ziyade kedi meftunudurlar. Zengin bir madam, kedisi öldüğü zaman bunun için siyah mermerden bir lahit yaptırmış, lahitin üzerine yine siyah mermerden kedisinin beyaz mermerden bir yastığa yaslanmış olduğu halde bir heykelini diktirmiştir. Başka bir madam da kedi müptelası imiş. Sekiz on kediyi salonunda bulundurur, bunlara ipekli kumaşlardan elbiseler giydirir, porselen tabaklar içinde getirilen tavuk etleriyle kedilerini beslermiş.

Meşhurlardan Kardinal Rişliyö’nün de kediye merakı vardı. 5 tane meşhur kedisi vardı. Bir gün fakir ve yaşlı fakat asil bir aileden Matmazel Gurne isminde bir kadın zaruretinin ilcasıyla kardinale müracaat etmiş, halini söylemiş. Rişliyö bu kadından hanesinde kimler olduğunu sormuş, emektâr bir hizmetkâr ile bunun bir kızı bulunduğu cevabını almış. Kadın bir de dişi kedisiyle üç yavrusu olduğunu söylemiş, Rişliyö kadına, emektâr hizmetkârına, hizmetkârının kızına ayrı ayrı atiye verdikten sonra “bu da dişi kedinin, bu da yavrularının!” diye bunlar için de ayrıca bahşiş vermiş.


Eski ve yeni üdeba (edebiyatçılar) ve şuaradan (şairler) kedi sevenler çoktur. Eski Latin şuarasından biri tekir kedisine inci bir gerdanlık yaptırmış idi.

Tasso, kedisine hitaben yazdığı şiirinde “ Kediciğim, geceleri yanımdan ayrılma, senin gözlerinin şevkiyle çalışayım. Mum alacak param yok “ diyor.

Chateaubriand da kediye meftun olanlardan idi. Ehibbasından birine yazdığı bir mektubunda demiş ki:
- Kedilerin etvar-ı lakaydanesini (lakayt tavırlarını) severim. Mükellef salonlardan damlara, kiremitlere çıkarlar, burada da, orada da aynı tavır ve eda ile gezerler. Buffon kedilere hoş muamele göstermemiş. Bunu tamir etmek isterim.

Baudelaire de kedi sevenlerdendir. Kedi hakkında bir hayli şiirleri var.

Alexander Duma “ misof “ ismindeki kedisine dair şu fıkrayı naklediyor :
- Bir zaman validemle ikamet ediyordum. İdarehaneye her sabah saat dokuz buçukta gider, akşam beş buçukta eve dönerdim. Her sabah “misof” benimle beraber sokağın köşesine kadar gelirdi. Akşamları da eve döneceğim zamanı bilirdi. Benim eve dönmeme bir çeyrek, yarım saat kala kimin haddine düşmüş ki kapıyı açıp “misof”u salıvermesin, pençeleriyle kapıyı tırmalar, gürültüyü basarmış. Bazı akşamlar akşam yemeğini başka yerde yer, eve geç dönerdim. Bu günlerde “misof” yalnız döner, somurtur, bir köşeye büzülür, buradan bir yere kıpırdamazmış. Eve döndüğüm zamanlar beni sokağın köşesinden karşılardı. Uzaktan beni görünce kuyruğunu havaya kaldırarak gezinmeğe başlar, yanına gelince dizime kadar üstüme sıçrar, bir köpek gibi yaltaklanırdı. Ben kendi kendime, bu hayvan köpek olacak iken kedi olmuş derdim, eve kadar ara sıra başını arkaya çevirerek önümden gider, kapıya yirmi adım kalınca fırlar, eve girer valideme haber verirdi. Validem de “misof”u pek severdi. “Bu kedi sayesinde eve gelip gelmeyeceğini haber alıyorum” derdi.


Kedilerin aleyhinde bulunanlardan meşhur bir cerrah “bu hayvanların insanlara hastalık bulaştırmasına sebep olduklarını” asırlarca evvel söylemiştir.

Ayrıca Volter de kedileri sevmezdi. 

(Servet-i Fünun, 1323)

[Günümüz Türkçesine çeviren: beyzade25]



14 Şubat 2012 Salı

Bulgarların Idam Ettigi Haydutlar (!)

Yanlış okumadınız, evet kaynakta idam edilen haydutlar diye bahsi geçen iki kişi 1912 yılında Balkan Savaşları sırasında Bulgarlara esir düşen iki Müslüman Türk..


İlk fotoğrafta, esir düşen iki Türk'ün ellerinin arkadan bağlanmış olduğunu görüyoruz.


Bu fotoğrafta ise esir Türklerden birisinin idam öncesi abdest aldığı görülüyor.


Esirlerden birinin abdest aldıktan sonra 'son namaz'ına durduğunu görüyoruz.


Ve son fotoğraf.. İki esir Türk, Bulgar askerlerinin meraklı bakışları karşısında idam ediliyor.


( Fotoğraflar: gallica.bnf.fr )


Gizli Bir Itiraf


Ona, dün yine tesadüf ettim. Ben zannediyordum ki her vakitteki gibi, melûl nazarlarla beni takip ettikten sonra yalnız uzaklardan bir peyâm-ı hicrân göndermekle iktifa edecek.. Ben öyle zannediyordum. Fakat firarî bir lahza ile bir dakika karşısında kaldığım zaman melûl ve tebessümkâr gözlerime baktı ve gözlerimin içinden bir cevap bekliyormuş gibi güldü. İtiraf ederim ki ben bu müstağrik bakış karşısında biraz itidâlimi kaybettim ve ona bir çok şeyler söylemek istediğim halde muvaffak olamadım..


10 Şubat 2012 Cuma

Kuyruklu Yıldız Altında Bir Izdivac


Romanın başlangıcından bir kısım:

Bedriye Hanım bahçe üzerindeki küçük odanın penceresinden bitişik komşusunun tahta kaplamasına yumruğuyla halecanlı halecanlı vurarak haykırıyordu:
- Kardeşim Emine neredesin?!.. Pencereye gel bak sana ne söyleyeceğim!..
Bir cevap alamayınca kendi kendine:
- Aman bu karı da ne miskindir. Kıyametler kopsa o kuytu odadan dışarı çıkmaz.. İçeride haşr olur kalır..
 Yumruklarının şiddetini ziyadeleştirerek:
- Emine Hanım azıcık pencereye gel.. Bak neler olacakmış neler?.. Dünyaya yıldız çarpacakmış.. Merakımdan bir yerde duramıyorum.. A, bak karı ses bile vermiyor (yumruğuyla daha şiddetle indirerek) ölü müsün ayol?.. Azıcık kıpırda..
Emine Hanım yavaşça penceresini açıp başını dışarı çıkararak:
- Oğlanı yeni uyuttum. Vurma öyle hızlı hızlı.. Ev temelinden sallanıyor..
- A daha neler? Benim yumruğumdan ev sallanır mı hiç?
- A nasıl sallanmaz? Tavanın aralıklarından pıtır pıtır tozlar dökülüyor.. Bir iki gündür çocuk rahatsız. Ziyade huysuzlanıyor. Uyutuncaya kadar akla karayı seçtim.
- Haberin yok mu?
- Ne var? Yine Sıtkı karısını mı boşadı?
- Ay yere batsın Sıtkı da karısı da.. Bu öyle karı boşama falan keyfiyeti değil.. İş fena..
- Ne olmuş canım?
- Ortalık çalkalanıyor.. Bursa’da Sağır Sultan duydu. Senin hâlâ bir şeyden haberin yok.. Ah ne felaket..
- Ay yüreğimi oynatma öyle.. Meraklanınca boğazıma bir şey tıkanıyor. Fena oluyorum. Evvelki kadar keder götüremiyorum.. Pek acıklı bir şey ise söyleme rica ederim..
- Acıklının acıklısı.. Evlere, barklara şenlik.. Dostlar başından ırak.
- Etme, Bedriye etme.. İşte yüreğim gümbürdemeğe başladı.. Acaba Hacı Babama (Selamün kavlen) mi geldi? Söyle bayılacağım..
- Dünyaya kuyruklu yıldız çarpacakmış.. Emine Hanım “tü tü” diye birkaç defa yakasına tükürerek def-i halecana uğraştıktan sonra:
- Aman ben de korkacak bir şey zannettim. Ne kadar telaşcısın kardeş.. Çarpacaksa çarpsın.. Ne var? Kapımı kapar evceğizimde otururum. Bir yere çıkmam. Şimdi karılar “nasıl çarpacakmış, bakalım?” diye sürü sürü seyre giderler.. A gitmem, gitmem. İt köpek arasında çiğnenmeğe vaktim yok..
- Emine kardeş sen ne kadar aptallaşmışsın? Hiç o koca şey bu dünyaya çarpar da senin evin kalır mı ki kapıyı kapatıp da içinde oturacaksın?..
- Hanım, benim evime bir şeycik olmaz. O helal para ile yapıldı. Kazasker Efendi’nin Çarşamba’daki konağı yıkıldığı vakit onun kerestesiyle bina edildi. İçine kullandıkları yağhane direklerini sen görseydin şaşardın.. Bu dünya yıkılır da yine bizim evimiz yerinde durur. Sen merak etme..

(Hüseyin Rahmi Gürpınar)


8 Şubat 2012 Çarşamba

Istiklâl Mahkemesi Marsı

Karagöz Dergisi'nde yer alan bu şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum:


Biz her yerde adaletle işimizi yaparız
Haksızları yaşatmayız, çünkü Hakk’a taparız
Âsileri mahvederiz hesabını kaparız
Fitne, fesat nerde varsa hiç durmayız koşarız
Volkan gibi ateş saçar, seller gibi coşarız!

İstiklâl tarihinde vardır bizim nâmımız
Adalettir şiarımız pek yücedir şânımız
Bu vatana bu millete fedâ olsun cânımız
Hükmümüzde yanılmayız, haklı haksız seçeriz
Zâlimleri, hainleri bir vuruşta biçeriz!

Bu milleti fesat ile birbirine katanı
Cânilere aldanıp da bize kurşun atanı
Âsilerle birleşip de bu millete çatanı
Yakalayıp ayağına zincirleri takarız
Gövdesine gaz döker de cayır cayır yakarız!

(Karagöz Dergisi, 31 Mart 1925)

[Günümüz Türkçesine çeviren: beyzade25]



7 Şubat 2012 Salı

Izmir Suikasti Davası ve Kurt Kanunu


Haftalık Yeni Gazete'nin Manşeti
" Câniyâne teşebbüsün tarihî muhakemesi : Şimdi sıra sıra maznunlar, yalnız mahkemenin huzurunda değil, bütün bir millet kitlesinin vicdanları önünde cinâyetlerinin hesabını veriyorlar. İbret alınacak bir âkıbet."


Alttaki başlıkta ise zanlılardan bazıları fotoğraflarıyla sıralanıyor:
" Mahkeme huzurunda: Yalnız Reis-i Cumhur'a değil, Türk'ün ta kendisine suikastte bulunmakla maznun olanlardan birkaçı :
Ali Fuad Paşa
Sabit Bey 
Sarı Efe Edip
Arif Bey 
Bekir Sami Bey
Rüştü Paşa
Selahaddin Bey
Feridun Fikri Bey
Refet Paşa
Kâzım Karabekir Paşa
İsmail Canbulat Bey
Hüseyin Avni Bey "

1926 yılında gerçekleşen bu olay ve sonrasında kurulan mahkemede önemli isimler yargılandı. Kimileri idam edildi, kimileri de beraat etti. Bu olay ve dava hakkında birçok iddia ortaya atıldı ama gerçeklerin tarihle birlikte bir gün mutlaka gün yüzüne çıkacağından şüphemiz de yok.

Bu akşam Trt 1 de "Kurt Kanunu" adlı yeni bir dizi başlıyor. Kemal Tahir'in romanından yola çıkılarak oluşturulan bu dizi yakın tarihe de ışık tutacak gibi görünüyor, İzmir Suikasti ve mahkemesini de işliyor. Bakalım tarihi anlatan bu dizide asıl verilmek istenen ana unsurlar; aşk, ihtiras vs. gibi ara unsurların gerisinde mi kalacak?

İzleyip görelim derim... 


6 Şubat 2012 Pazartesi

Ölüm Düsünceleri

Sen o kadar acı ve siyahsın ki, ey ölüm, tasvirinle hayal ufuklarıma geceler yağdırırsın! Yığın yığın siyah ve soğuk geceler… O kadar hırçın ve tırmalayıcı, yaralayıcı ve parçalayan geceler ki, bütün benliğim onlarla uğraşa uğraşa, didine didine nihayet aciz ve bitkin bir şekilde, ümitsizlik dolu feryat ile mağlubiyetini itiraf eder. O zaman o yaralayıcı ve parçalayıcı geceler sabırsız bir muzaffer ordu gibi hayal semalarımı istila eder. Aciz ve bitkin benliğim, gecenin bu galip ordusunun ayakları altında ezilir. Ve nihayet saatlerce süren bu cenk hengamesi kalbimde silinmez bir iz bırakarak söner..

Of, ey acı ve siyah dakika, sen o kadar kesin bir gelişsin ki…


Senden sonra gerçek bir dinlenmeyi hayal ettiğim halde yine korkuyorum. Öyle sanıyorum ki sen beni en ummadığım ve en istemediğim zamanda vuracaksın. Ohh, bir gün, bir saat müsaade… Ne olur, bak şu kadının gözleri neler vaat ediyor… Yarım saat sabret, işte şurada o beni bekliyor, haber vereyim de geleyim…

Hayır… Sen bütün acze düşürücülüğünle üzerime yüklenerek bana acı bir darbe ile azaplar vereceksin, hayat bana lazımdır, sen beni sürükleyeceksin… Ah zalim! Her kalpte senin tırnaklarınla açılmış hicran yaraları vardır.

Seni düşündükçe donuyorum. Of, ben seni hiç istemem, ben seven ve sevilen mesut ve saf bir hayatın çiçeklerle donatılmış kollarında sonsuza dek neşeli ve bahtiyar olarak yaşamak isterim. 


(Celal Sahir, 1900)

5 Şubat 2012 Pazar

Zaro Aga Yeniden Âsık Olmus


Türkiye’nin 155’lik ihtiyârı izdivaç ilanları neşrediyor, mahalle kızlarına çatıyor ve evlenecek bir kadın arıyor, bir de sevdiği var

Zaro Ağa, son zamanlarda yeniden evlenmek sevdasına düşmüştür. Onu Amerika’ya götürmek üzere hazırlık yapan Feyzullah Efendinin verdiği malumata göre Zaro Ağa Amerika gazetelerinde izdivaca talip olduğu hakkında bir ilan neşretmiş, bu ilan üzerine kendisine geçen gün Amerika’nın Filedelfiya şehrinden 16 yaşında bir genç kızdan bir mektup gelmiştir. Feyzullah Efendi bu mektubu bize gösterdi. Kız, Zaro Ağa’yla evlenmek istediğini bildiren bu mektubunda diyor ki :

“Azizim Zaro Ağa,
Gazetelerde evlenmek istediğinizi okudum. Ben sizinle evlenmeğe talibim. On altı yaşında genç bir kızım. Sarı saçlı, mavi gözlüyüm. Adresimi veriyorum. Eğer fikrinizden caymadınızsa muhabere edelim.”

Kız, fotoğrafını göndermemiştir. Onun için bu mektubun ne derece ciddi olduğunu bilmiyoruz. Fakat kati surette bildiğimiz şey, Zaro Ağa’nın son zamanlarda aşka tutulduğudur.


Zaro Ağa’nın bulunduğu mahallede 27 yaşlarında genç bir dul vardır. Zaro Ağa bu kadını görmüş ve âşık olmuştur. Gerek kadına, gerek kadının babasına hislerini anlatmış ve evlenmek istediğini de söylemiştir. Kadın da bu izdivaca razıdır. Fakat babası müsaade etmemektedir. Fakat Zaro Ağa nevmid (ümitsiz) değildir. Herhalde bu kadınla evlenmeğe karar vermiştir. Hatta geçen akşam evine giderken güya yanlışlıkla kadının evine girmiştir. Babası, Zaro Ağa’yı hüsn-i istikbal etmiş (güzel karşılamış), yukarıya almış, kahve ikram etmiş, fakat izdivaçtan bahsetmemiştir.

Şimdi Zaro Ağa ısrar etmekte, bu kadını alacağım da alacağım, demektedir.

(Haftalık Resimli Gazete, 1928)

[Günümüz Türkçesine çeviren: beyzade25]




4 Şubat 2012 Cumartesi

Dün Kahkahalar Yükseliyorken Evinizden


Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden 
Bendim geçen, ey sevgili, sandalla denizden!
Gönlümde, uzaklarda bütün bir gece sizden
Bendim geçen, ey sevgili, sandalla denizden!

Dün bezminizin bir ezeli neşesi vardı
Saz sesleri ta fecre kadar körfezi sardı
Vakta ki sular, şarkılar inlerken ağardı
Bendim geçen, ey sevgili, sandalla denizden!

Yahya Kemal Beyatlı

1 Şubat 2012 Çarşamba

Hayırsız Ada'ya Sürgün Edilen Köpekler


İstanbul’un Çarpa-i Menfileri (İstanbul’un Dört Ayaklı Sürgünleri) Hayırsız Ada’da
Ta uzaktan bize doğru hafif bir ‘hav hav’ sesi aksetmeye başladı. Bindiğimiz gemi, Hayırsız Ada’ya doğru yaklaştıkça elimizdeki dürbün ile, Hayırsız Ada’nın yüksek kayaları, çıplak tepeleri üzerine dikkatle bakıyorduk. Mahallelerimizden, sokaklarımızdan toplatılan şuraya sürgün edilen köpekleri merakla arıyorduk. Hepimiz hem merakta ve hem gayr-ı ihtiyarî gülmekte idik.

Hayırsız Ada’yı ziyarete gittiğimiz gün havanın sıcak ve rüzgârın gayet hafif olması hasebiyle râkib olduğumuz sefine yelkeninden ziyâde, Sarayburnu’ndan Marmara açıklarına doğru daima mevcut olan akıntıdan müstefid oluyor, adaya aheste aheste takrib eyliyor idi.
Biraz sonra adanın doğu sahili kâmilen meydana çıktı, orada döküntü taşlardan müteşekkil ufak bir limancık var idi. İşte burası Hayırsız’ın iskelesiydi. İskele, etrafı oradaki çakıllık, alt taraftaki kayaların üzeri kâmilen her renkte köpeklerle, mahlukatla dolu idi. Koşuşuyorlar, nim-banyo (yarım banyo) edip hükümferma olan hararetin (hüküm süren sıcaklığın) tesirini tadile çalışıyorlar, bazıları kayaların gölge çukurlarına çekilmiş hab-ı istirahatte! Üçü, beşi baş başa gelmiş önlerine atılan yiyeceği paylaşıyor. Fakat asıl gülünç manzara kuyu başında! Kuyunun üzerine pek mübtediyâne (acemice) surette bir makara asmışlar, gaz tenekesi ile iki adam su çekiyor. Ah şu gaz tenekesi! Memleketimizde ne büyük bir rol ifâ eder! Gâh dam olur, gâh duvar! Bazen çatı üzerinde ocaklık eder, evlerde kova, kazan vazifesini görür. İşte memur-i kellâb efendinin (köpeklerden sorumlu kişi) himmet-i terakkiperveranesiyle Hayırsız Ada’da dahi gaz tenekeleri hayırlı bir iş görüyor!! Köpeklere su çekiyor. Acaba şuraya adî bir tulumba taksalar idi, kenara uzun yalaklar koysalar idi pek külfet mi edilmiş olurdu? Şehremaneti meclis-i umumîsinin Hayırsız Ada’daki köpekleri böyle gaz tenekesiyle sulamasında dahi belki bir bildiği vardır diyelim de biz çarpa-i menfilerin (dört ayaklı sürgünlerin) ziyareti hikâyesine devam edelim.


Sefinemizin sandalına bindik, fotoğraf makinemizle iskeleye yaklaştık. Sandalımızı gören köpeklerin havlamaları arttı. Her gelen gemiden yeni yeni arkadaşlar çıktığına alışmış olduklarından mıdır bilmem, bizi evvela beşûşâne (güleryüzle), sonra mahzûnâne istikbâl eylediler. Yanımdaki arkadaşım dedi ki:
- Lakin şu tarafa bak, kayaların en yüksek tepelerinde sıralanmış olan köpeklerin hepsinin nazarları İstanbul’a matuf! Onlar tenezzül eyleyip bize iltifat eylemiyorlar.
Vakıa yüksek taşların üzerinde kara, boz, sarı, iri, ufak, zayıf, şişman bir çok köpek kafalarını dikmişler, durmaksızın bakıyorlar, vaziyetlerini değiştirmiyorlar! Tuhaflığı son arkadaşım ilave eyledi :
- Mutlaka bunların İstanbul’da sevgilileri kalmış olacak?


Sandalımız iskeleye yanaştığı zaman kuyu başında büyük bir şamata koptu. Vakıa gaz tenekesi kuyudan çıkmış, köpekler suya hücum eylemişler idi. Suyu çekenler sopalarıyla hücuma mukabele ederek kendilerini muhafaza ediyorlar idi. Biz ise hem gülüyor, hem de şiddet-i hararetle ortalığı istilâ etmiş olan köpek kokusundan burnumuzu tutuyor, etrafımızı saran sineklerden çırpınıyorduk.
İşte bu haller içinde muhtelif resimler çıkardık. Adanın güney sahilini de dolaştık. Orada da köpeklerin meraklı güruhu, yahut o sabah gelen yenileri cezireyi devr ü teftiş (adayı dolaşıp keşfetme) ile meşgul idiler. Taştan taşa dolaşıyorlar, mağaraları, kovukları muayene eyliyorlar, tepelere çıkıp iniyorlardı.


Sıcak ziyâde olmasa idi şu cezire cevelanına biz de iştirak edecektik ama şiddet-i hararete, kokuya, hele sineklere dayanmak kabil değildi. Muhtelif mahallerden gelmiş ve belki ulumalarıyla bir çok defa gece uykumuzu kaçırmış olan kilâb-ı Kostantiniyye’ye (İstanbul köpeklerine) bir selam-ı veda ederek sandalımıza döndük. İçlerinden bir tanesi arkamızdan suya atılmış, bizi takip eyliyor idi. Denizde biraz yüzdükten sonra mahzûnâne bir nazar daha atfeyledi, döndü, arkadaşlarının yanına gitti. O esnada çuvallardan çıkarılan ekmekleri dağıtıyorlardı, adada kopan yeni bir gürültü içinde sahilden tebaüd eyledik (uzaklaştık).
(Servet-i Fünûn, 1326)  

[Günümüz Türkçesine çeviren: beyzade25]

Not: 1910 yılında İstanbul'da bulunan köpeklerin büyük bir kısmı Şehremaneti tarafından toplanarak gemilerle Hayırsız Ada'ya (Sivri Ada) götürüldü. Başlarda yiyecek ve içecekleri temin edildi edilmesine ama sonrasında adaya uğrayan olmayınca köpekler birbirini yedi. Günlerce köpeklerin uluması duyuldu. Kısa bir süre sonra İstanbul'da deprem, yangın vs. felaketler baş gösterince köpeklere yapılanlardan olduğu sanılarak adada sağ kalan köpekler tekrar İstanbul'a getirildi.


Kimler Hangi Semtte Oturmalı?


Bir Cetvel
Kimlerin hangi semtlerde oturmaları gerektiğini gösterir.

Avukatlar :  Kadıköy’de
Zenciler    :  Kuzguncuk’ta
Dervişler  :  Erenköy’de
Muhasebeciler :  Defterdar’da
Kâtipler    :  Yazıcıoğlu’nda
Körler       :  Göztepe’de
Dilsizler    : Bülbül Deresi’nde
Doktorlar   :  Cerrahpaşa’da
Süt nineler :  Bebek’te
Bebekler    :  Sütlüce’de
Câniler       :  Zindankapı’da
Günâhkârlar :  Azapkapı’da
Ekmekçiler  :  Unkapanı’nda
Öksürenler   :  Ihlamur’da
Şık beyler    :  Moda’da
Hafifmeşrep kadınlar :  Yaşmak sıyıran’da
Turşucular  :  Sirkeci’de
Paşalar        :  Paşabahçe’de
Beyler         :  Beylerbeyi’nde
Tiryakiler    :  Çubuklu’da
Borçlular     :  Selamsız’da
Sarhoşlar     : Küfeciler’de 
(Akbaba Dergisi, 1340)