27 Ağustos 2022 Cumartesi

MEŞHUR KABADAYI SARRAF NİYAZİ BEY

 


KABADAYI deyince, bugün, aklımıza adi külhanbeyleri geliyor. Halbuki geçen yüzyılda İstanbul'un namlı kabadayıları tam anlamıyla dürüst, tam anlamıyla yiğit insanlardı. Bu yazımızda bahsedeceğimiz Sarraf Niyazi, efendiliğiyle tanınan İstanbul kabadayılarının tipik bir örneğidir.

Sarraf Niyazi, 1.90 boyunda, güleryüzlü bir insandı. Ama küçük bir haksızlıkla karşılaşınca kaşlarını çattı mı herkes kaçacak delik arar, haksızlık edenler ondan yediği tokatla kendilerini yerde bulurdu. Giyinişini görenler onu bir yerde memur zannederlerdi. Yaptıklarıyla asla övünmez, hatta bahis açılsa hemen kapatırdı. Bu sebeple maceralı geçen hayatının bilinmesi, kendisini tanıyanların anlatabildiklerinden öteye gidememiştir.

Ceddi, yıllarca Mora'da Tepedelenli Ali Paşa'nın kır serdarlığını yapmış kimselerdi. Dağlarda, ovalarda at oynatarak eşkıyaya aman vermeyenlerin çocuğu olan Sarraf Niyazi, 1862 yılında Mora'nın Yenişehir kasabasında dünyaya geldi. 1868'de Istanbul'a hicret eden aile, Aksaray'a yerleşti. İlk ve orta tahsilinden sonra kaydolduğu Tıbbiye Mektebi'nden, İsmail Paşa'nın bir sözü ile ayrıldı. Paşa, doktorluğun onun gibi bir işe sebat etmeyen, serbest davranışlı kimsenin harcı olamayacağını söylemişti. Bunun üzerine bir işe bağlanmasını arzulayan babası Mahmud Bey, ona Aksaray'da sarraf dükkânı açtı. Elinin açık oluşu ve hesapsız verdiği borçların tahsil edilemeyişinden, kısa zamanda iflas etti, ama bu yüzden ölünceye kadar «Sarraf» lâkabıyle anılageldi. Demet halindeki alacak senetlerini, kızının oğlu Celâl Karpat Bey, bir hâtıra olarak saklamaktadır.


Haksızlığa tahammül edemeyen Sarraf Niyazi, bundan sonra, Istanbul'un namlı efendi kabadayılarından biri oldu. Geliri ile geçinirdi. Uğrak yeri Aksaray'da «On İkiler» diye anılan kabadayıların toplandığı Emin Ağa'nın kahvehanesi idi.

Asla kavgacı değildi. Mecbur kalmadıkça silaha sarılmaz, sahte kabadayıların üçünü, beşini müthiş tokadı ile hizaya getirirdi. Kabadayı geleneğine göre, bu gibi olaylar şahsi addedilip, polis işe karıştırılmazdı. Zira neticesi ifade alıp vermekten öteye gitmeyeceği bilindiğinden Sarraf Niyazi gibi kabadayılar, meseleyi ahlâksızlara revâ gördükleri meydan dayağı ile hallederlerdi. Muhitinin namusunu üzerine almış olan kabadayıların buna benzer müdahalelerine zamanın polisi de göz yumardı.

Bıçak ve tabanca çekmekte isim yapmıştı. Emin Ağa'nın kahvehanesinde otururken; çakısı ile sivrilttiği şimşir çubukları, geceleri gittiği salaş tiyatroların tahtalarına, uzaktan fırlatarak saplamasındaki melekesine hayran kalan üstad Ahmed Rasim «Böyle maharetin varken silâh taşımanı yersiz buluyorum» demişti. Son zamanlarında dahi torununun fırlattığı taşları, serî tabanca çekişiyle havada parçalardı.
Emin Ağa'nın kahvehanesi, Aksaray Murad Paşa Camii'nin avlusuna bakardı. Burası İstanbul'un namlı kabadayıları «On İkiler» in mekânıydı. Emin Ağa, kahvehanesinin asma katında yatar, kalkardı. Tâbi denen iki çıraktan başka, bir de ocakçı çalışırdı. Tâbiler değişse bile ocakçıya pek dokunulmazdı. Çünkü müdavimlerin nasıl kahve veya çay içtiğini bilmesi gerekirdi.

Pehlivanlarla tavla, domina, prafa ve horoz dövüşlerinin devamlı müşterisi olduğu bu kahvehanenin, içini ve önünü dolayan peykelerin altında cins horozlar muhafaza edilirdi.

Emin Ağa'nın dört gözlü çekmecesinin beher gözünde Osmanlı, İngiliz, Fransız altınları ile bozuk paralar bulunurdu. İhtiyacı olan müdavim: «Emin Ağa, iki Osmanlı ver» der ve senetsiz aldığı borcunu, faizsiz öderdi. İçilen çay veya kahvenin bedeli peşin alınmaz:

«Arif Bey'e üç yaz, Mehmed Ağa'ya iki yaz» denerek, duvardaki kara tahtada yazılı adının hizasına tebeşirle çizilir; borçlu da aklına gelince: «Şu bizim hesaba bak» diyerek hesabını kapatırdı. O gün gelmeyen olursa, bizzat Emin Ağa tarafından evinden aranırdı. Hasta ise «Destur» diyerek içeri girer, doktor çağırıp, ilacını temin ederdi. Kısa bir müddet için şehir dışına gidecek olanlar «Bizim eve göz kulak ol» derlerdi.
Kahvehanenin müdavimleri, Emin Ağa'nın akrabası «Dede» namındaki zatın getirdiği peynirli pide ile kahvaltı ederdi. Öğlende ise, Arnavutlar'ın tablada sattıkları ciğer kebabı, piyaz yenirdi. Herkes önündeki küçük hasır iskemleyi ters çevirir, tepsiyi üzerine koyardı. Müşteriler gidinceye kadar açık kalan kahvehanede, Ramazanlarda sahura kadar tavla, dama, domina ve prafa oynanırdı. Kumar yoktu. Ancak duvardaki raflara dizili Yafa portakallarına bahis konurdu.

(Sarraf Niyazi Bey'e Zaptiye Nezaretince verilen takdirname)



Kaynak: İhsan Birinci, Hayat Tarih Mecmuası, Aralık 1968 Sayı: 11








Kara Kemal’in Suret-i Takibine ve Derdestine Dair Rapor

Suikast hadisesine karışmış olan Abdülkadir ile Kara Kemal’in derdestleri hakkındaki emr ve tebliğ, Sarı Efe Edip ve İzmit Mebusu Şükrü Bey’in tevkiflerinden sonra geldiği için meselede alakadâr olduklarının anlaşılmasından mütehassıl hissiyatla firara muvaffak olan bu iki şahıstan Kara Kemal’in hassaten İstanbul’da menfaat didelerinin çokluğu hasebiyle mazhar-ı muavenet ve himaye olması ve harice firarının teshil edilmesi ihtimaline mebni en ziyade itimat ettiği erkân-ı ittihat ve iaşenin istiklal mahkeme-i celilesince verilen salahiyete istinaden tevkiflerine ve ikinci derecedeki adamlarının da taht-ı tarassuda alınmasına lüzum görülmüş ve icabı icra kılınmıştı.

Yapılan bu tedbirler neticesinde harice firar keyfiyeti akamete uğramış ve en ziyade itimat ettiği iaşecilerden Küçükpazar maliye tahakkuk müdürü Enver ve milli kantariye şirketi ardiye memuru Niyazi’ye ilticaya ve nihayet atide arz ve izah olunacağı vechile yakayı ele vermeğe mecbur bırakılmıştır.

Zabıtanın şiddetli takibatı ve mükafat-ı nakdiye verileceğinin ilanı sırasında İstanbul ithalat gümrüğü dört numaralı ambar memuru Mazhar Efendi, akrabasından ve Kara Kemal’in pek emin ve fedakâr adamlarından bâlâda ismi mezkur Niyazi ile mülakatında Kara Kemal'in kaçırılması mevzubahis ve münakaşa edilmiş olduğu ve Mazhar Efendi ambar memuru olmak hasebiyle sıfat-ı memuriyetinden bil-istifade Kara Kemal'i eşya-yı zatiye gibi bir sandığa koyarak veyahut gümrük memuru kıyafetine sokarak ecnebi vapurlarından birine nakleylemenin mümkün olacağını Niyazi'ye ifham eylediğini ve Niyazi'nin de bu iki suretten hangisini tercih edeceğini düşünüp bilahare söyleyeceğini ve ona göre iktiza-yı hâle tevessül edilmenin muvaffak olacağını dermeyanla ayrıldıklarını arkadaşlarından ve polis-i taharri memurlarından Şükrü Efendi delaletiyle polis müdüriyetine ihbar etmek üzere müracaatında, tesadüf eylediği Rasim, Hulusi, Ziya, Said Bey'lerin talebiyle cereyan-ı hali bunlara bildirdikten sonra memurin muma-ileyhin tertib ettikleri plan dairesinde müracaat teklifini kabulden bir müddet sonra telefonla vuku' bulan davet üzerine Rasim ve Hulusi Bey'ler Galata'da Bahriye Kıraathanesine gittiklerinde Mazhar Efendi kendisinin Niyazi tarafından takip edilmekte olduğunu hisseylediğinden bu vaziyet karşısında artık Niyazi'ye gidemeyeceğini beyan ve yalnız Niyazi'nin hanesi de dahil olmak üzere adreslerini i'ta eylediği beş hanenin taharrisi lüzumundan bahsederek ortadan çekilmiş ve polis müdürü Ekrem Bey, Ankara'dan avdeti hasebiyle işi bizzat deruhte ederek gayur maiyet-i erkânından Rasim, Ziya, Hulusi, Said Bey’lerin iştirak-ı mesaisiyle Kara Kemal’in tahakkuk müdürü Enver’in hanesinde olduğunu tespit ve derdest-i muvaffakiyetini temin eylemiştir.

Temmuzun 24-25. Pazar gecesi ahzedilen tertibat üzerine saat yirmi dört raddelerinde Mazhar Efendi’nin vermiş olduğu adreslerdeki haneler ve bu meyanda Niyazi’nin hanesi dikkatli bir surette taharri edilmiş ise de müspet bir netice istihsal edilememiştir. Ancak Niyazi esna-yı isticabında Kara Kemal’in ihtifagâhını ve merkum ile mevcut samimi münasebetini külliyen inkâr ve âmir, memur ve maiyeti haricinde kendisiyle istisnai hiçbir münasebeti bulunmadığını beyan etmiş ise de bir taraftan vaki' olan telkinat ve tazyikat-ı müessire ve diğer taraftan hafidi Selanik Bankası memurlarından Mahmud Celaleddin Bey'in taht-ı nezarete alınması ve bu çocuğun büyük pederinin, yani Niyazi'nin Kara Kemal'e ve İttihat ve Terakki'ye karşı pek teveccühkâr ve bütün manasıyla koyu bir ittihatçı olduğunu ve Kara Kemal hakkında evde daima sitayişkârane bir lisan kullandığını ve mamafih Kara Kemal evlerine gelmediği gibi bundan hiçbir malumatı dahi bulunmadığını ifade eylemesi ve Niyazi'nin ise hafidine karşı pek fazla bir muhabbet eylediğinin anlaşılması üzerine derhal doğru söylediği takdirde hafidinin tahliye olunacağı va'dedilmiş ve bu va'd ile beraber aynı zamanda tezyid edilen telkinat ve tazyikat da müsmir bir neticeye müncer olarak 26 Temmuz 1926 Pazartesi günü gözyaşları ve afv u merhamet temennileri arasında ber-vech-i ati itirafa başlamıştır:

- Bana üç gün müsade verdiğiniz takdirde Kara Kemal'in bana karşı olan fevkalade itimadından bil-istifade ya ihtifagâhını veya ihtifagâhını bilen adamı bulurum diye söze başlamış ise de bu şeklin asla kabul edilemeyeceğini ve üzerinde mevcut şüphelerin bütün bütün müspet bir mecraya dahil olduğunu akl-ı selimiyle takdir ve fazla ısrarın beyhudeliğini nefsine karşı teslim eden merkum şu vechile itirafatına devama mecbur olmuştur:

- Maliye tahsil şubelerinden birinde ve zannıma nazaran Balıkpazarı'nda memur olduğunu tahmin ettiğim Enver veya Münir namında, orta boylu, zayıfça, sarışın, kıvrık bıyıklı, gözleri çakır, kırk-kırk beş yaşlarında bir adam bana Kara Kemal'den haber getirdi. Firarı için (efendinin) bir çare bulunmasını benden rica ettiğini beyan ve selamını tebliğ etti. Yeri emin midir? dedim, makam-ı tasdikte gözlerini kapadı. Fakat nerede olduğunu söylemedi, binaenaleyh ben yerini bilmiyorum, o adam bulunacak olursa herhalde Kemal'in bulunduğu yeri bilir.

İtirafat üzerine 27 Temmuz 1926 Salı günü Balıkpazarı, Eminönü, Keresteciler tahsil şubelerinde tahkikat yapılmış ve Küçükpazar maliye şubesi tahakkuk müdürünün isminin Enver olduğu anlaşılarak saat on ikide öğle yemeğine çıktığı bir anda muma-ileyh Enver Efendi refikasının malumatı olmaksızın derhal tevkif ve Ayasofya Merkezi'ne i'zam kılınmıştır. Mahal-i mezkurda üç saat mütemadiyen icra edilen telkinat-ı şedide neticesinde bidayeten inkar eylemesine rağmen saat on beşi yirmi geçe firarinin on beş günden beri Aksaray'da Canbaziye Mahallesinde Tatlıkuyu Sokağında 10 numaralı hanesinin üst katında bahçeye nazır odada bulunduğunu bildirmiş ve hemşiresine hitaben: "Kardeşim Allah'ın kaza ve kaderi neticesi olarak başımıza gelen felaketin sonu gelmiştir. Memur Rasim Bey bu kağıdı sana verince onunla beraber evden çık ve Rıza da evdeyse ona de öyle çocukluk edip de bunlar evimize ne için giriyor diye mukabeleye kalkışmasın ve senin ile beraber evden çıksın, sonra avdet edersiniz. Benim için katiyen merak etmeyin." mealinde yazdığı bir mektubu polis müdüriyeti refakatinde Rasim Bey'e tevdi' eylemiş ve memurin-i kâffe ile mahal-i mezkura gidilip tertibat-ı lazıma ahzından sonra elde mevcut anahtarla haneye girilmiş ve taharriyat esnasında firarinin bulunduğu odaya dahil olunmuş ise de tehi bulunduğu görülmesi üzerine bu hal muvacehesinde pek ziyade mütedehhiş ve mütevehhiş bir hale gelen ve hakiki bir mücrim vaziyetini gösteren Enver'in hemşiresi Vasfiye Hanım sıkıştırılmış ve şayan-ı hayret bir soğukkanlılıkla üç buçuk saat evvel firarinin ihtifagâhından çıkarak bahçe duvarından kaçtığını beyan ve ısrar etmiş ve mezkur odada 27 Temmuz 1926 tarihli bir (Milliyet) gazetesiyle sigara tablası içinde bir sigaranın henüz yanmakta olduğu ve bir çift siyah fotin ile bir siyah ceketin dahi bulunduğu görülmüş olması üzerine firarinin henüz orada olduğuna hiç şüphe kalmayarak taharriyat, hane ve müştemilatıyla civar bahçelere dahi sıkı bir surette icra olundukta iken derinden bir silah sesi istima' edilmiş ve aynı zamanda bahçe duvarına muttasıl tavuk kümesliğinde mevcut üç kümesten birisinin oynadığı ve arkasındaki duvarın içine doğru oyulmuş bir mahallin mevcudiyeti müşahede edilmiş ve hemen oraya şitab edildikte firarinin elinde mevcut rovelverini sağ şakağına endaht etmek suretiyle mecruh ve ifadeye gayr-ı muktedir bir vaziyette bulunduğu görülerek hemen mevcut otomobillerden birine nakledilmiş ve o esnada terk-i hayat etmiştir.


23 Mayıs 2018 Çarşamba

Bekir Ağa Bölüğü'nde Neler Gördüm? - 3 -


Kabasakal Asıldıktan Sonra Bekir Ağa Bölüğü’ne Getirilmiş, İstibdad Erkânını Müthiş Bir Korku Almıştı. Onlara Ayrı Bir Koğuş Verilmişti.


- Benim ne kabahatim var ki bana bu zulmü reva görüyorsunuz. Yok irade-i padişahî böyle ise diyeceğim yok… diye kekeledi.
O bunu söyler söylemez koğuşta bir gülüşmedir başladı. Ölüm yanı başındayken bile hâlâ padişahı sayıklıyor, hâlâ irade-i padişahîden bahsediyordu. Sultan Hamid tevkif edilmiş, Selanik’e sevk edilmişti. Bu hâlâ padişahından imdat bekliyordu.
Üzerinden resmî üniformalı elbiselerini çıkardık, başından gömleği geçirdik. Kendisine son bir diyeceği olup olmadığını sorduk.
- Vasiyetnamemi yazınız, dedi.
Derhal bir kâğıt kalem getirdik. O söyledi biz yazdık. Sonra imamın önünde tövbe ve istiğfar etti.
Nihayet bütün bu merasim bittikten sonra paşayı sehpanın bulunduğu meydana götürdük. Paşa sandalyeye çıktı, boynuna ip geçirildi. Bu ana kadar beyne’n-nevm ve’l-yakaza bir haldeydi. Hissini, iradesini, düşünce kabiliyetini kaybetmişti. Ancak ip boynuna geçtikten sonra uykudan uyanır gibi başını kaldırdı, etrafına bir göz gezdirdi ve:
- Durunuz, dedi.
 Herkes durdu. Paşa bir şey mi söyleyecekti? Hayır, maksadı iki dakika kazanmaktı. Yine daldı, kendisini kaybetti. Ağzından birtakım sözler dökülüyordu. Fakat bunu kendisi bile işitmiyordu.
Onunla beraber o gece beş kişi daha idam ediliyordu. Diğerleri asıldıkları halde bunun sandalyesine hâlâ ayak vurulmamıştı. İdama nezaret eden Nezir Efendi paşanın hâlâ asılmadığını görünce bağırdı:
- Ne duruyorsunuz, sandalyeyi çeksenize! Kıpti sandalyeye bir tekme vurdu. Sehpa sarsıldı. İp gerildi. Paşanın ruhsuz vücudu asıldı. İstibdadın ilk heykeli yıkılmış oluyordu.
Bekir Ağa Bölüğü’nü ziyaret edip idam sehpasından kurtulanlar da az değildi. Bunlar içinde istibdad devrinin birçok ricali vardı.
İlk günlerde idi. Bir gün akşamüstü büyük kapının önünde bir araba durdu, kendi kendime “yeni misafirler geliyor” dedim. Kapıya koştum. Bir de karşımda Eski Merkez Kumandanı Sadettin Paşa’yı görmeyeyim mi? Uzun müddet onun maiyetinde çalışmış olduğum için beni görür görmez tanıdı. Evvelce yalnız amirâne bir selam vermekle iktifa eden Sadettin Paşa bu defa adeta teklifsiz bir eda ile:
- Vay evlat, sen burada mısın? diye iltifat etmek istedi. Uzun müddet maiyetinde çalışmış bir adama teslim olmak memnuniyetini mucip olmuştu. Kendisini aldım. Bekir Ağa Bölüğü Muhafızı Necati Bey’in odasına götürdüm. Necati Bey ona yanındaki koltukta yer gösterdi. Kendisi de karşısına geçip oturdu. Birkaç dakika sonra beni çağırdı:
- Hasan, dedi. Yeni gelecek misafirlerimiz var. Camiinin sağ tarafındaki küçük odayı temizlet.
Dikkat ettim, bir vakit yaver-i hazret-i şehriyari olmakla müftehir Sadettin Paşa, evvelce selam vermeye tenezzül etmediği Necati Bey’in karşısında kan ter döküyordu. İnkılap her şeyi alt üst etmiş, dünkü amirleri bugünün memurları karşısında hesap vermeye mecbur etmişti. Birkaç dakika sonra oda hazırdı. Sadettin Paşa odaya girince şaşırdı. Çünkü asker burasını süpürürken müthiş toz kaldırmıştı. Bu tozlar henüz yatışmamış, odanın havasını teneffüs edilmeyecek hâle getirmişti. Etrafına bakındı. Sonra bana döndü:
- Hasan, dedi. Ben burada mı yatacağım?
- Ne yapalım paşam, dedim. Şimdilik elimizde boş olarak bu oda var.
O hâlâ vaziyeti anlamamıştı.
- Burada oturacak bir sandalye bile yok. Hiç olmazsa konaktan bir yatak getirseler, dedi.
Necati Bey’e gittim. Sadettin Paşa’nın arzusunu anlattım. Müsaade etti. Bir gardiyanla beraber gittik, şimdi Evkâf Müdüriyeti tarafından işgal edilen Çemberlitaş’taki konaktan bir yatak getirdik. Yatağını yaptırdım. Mümkün olduğu kadar istirahatını temine çalıştım. Fakat Sadettin Paşa’yı telaş ve endişe almıştı. Oturacak bir sandalye arayan bu sâbık yaver-i hazret-i şehriyari, şimdi yatağına bile ilişmiyor, sinirli sinirli odada dolaşıyordu. Ben yatağın yapılmasına nezaret ederken sordu:
- Hasan, bizim hakkımızda ne yapacaklarını öğrendin mi?


Ben bu suale nasıl cevap verebilirdim? Fakat öğrenip kendisine haber vereceğimi söyledim. Maksadım Necati Bey’den yapılacak muameleyi öğrenmekti. Bu sırada kapıda ikinci bir araba durdu. İçinden Yemen Valisi Ratıp Paşa çıktı. Necati Bey’in emri üzerine onu da Sadettin Paşa’nın yanına aldım. Vakit hayli geçmişti. Ratıp Paşa için ayrı yatak getirtmek mümkün değildi. O gece iki paşa aynı yatakta koyun koyuna yattılar.
Ertesi gün araba araba bütün saray erkânı Bekir Ağa Bölüğü’ne taşındı. Yeni gelen misafirler arasında Başkâtip Kara Tahsin, Üfürükçü Ebulhüda, İbrikdar Kâmil Ağa, Basurcu Âgâh, Bahriye Nâzırı Hasan Rami, Serasker Ali Rıza Paşalar vardı. Bunların hepsini itfaiye kışlasının üst katında kum meydanına nâzır bir odaya koyduk. Ratıp ve Sadettin Paşalar da ertesi gün sultan sarayları namıyla maruf mahale nakledildiler.
Bütün bu kendilerini büyük sanan rical aynı koğuşta bir ay kadar kaldılar. Her gün idam edilmek tehlikesi karşısında asabileşiyor, şakalaşıyor, eğleniyorlardı. Onların koğuş hayatı başlı başlına bir âlemdi. Memleketi idare edenlerin ruhlarını ve ahlâklarını anlamak için bundan iyi bir mevki olamazdı. Bir ay sabah akşam bunların içinde yaşadım. Samimi sohbetlerine karıştım. Gördüklerim, bütün hayatımda unutulamayacak kadar meraklı şeylerdir.
Bunların içinde en ziyade hoşsohbet olan Üfürükçü Ebulhüda idi. Ebulhüda, koğuşun falcısı idi. Zaten bütün paşaları bir araya getirsen hepsi birden bir incir çekirdeğini dolduracak kadar dimağ sahibi değillerdi. Onları gördükçe hep içimden güler ve “zavallı bizler” derdim. Ne insanların eline kalmışız!
Filhakika bunlar ne ciğeri beş para etmez insanlardı. Hayatta bildikleri şey çalım atmak, emir vermek ve hüküm sürmekti. Fakat aralarındaki muhavereyi işitseniz, bu adamların nasıl olup da senelerce memleketin başında bulunduklarına şaşmamak mümkün olmazdı.
Evet Ebulhüda, bu beyni boş, böbrekleri çürük paşaların falcısı idi. Sarayın bu maruf üfürükçüsü, gecelik entarisiyle yatağının üstüne oturur, etrafa bir selam verir, bir iki anlaşılmaz duadan sonra latifeye başlardı:
- Bana Üfürükçü Ebulhüda diyorlar, derdi. Halbuki ben şimdiye kadar kimseye büyü yapmadım. Kimseyi üfürükle tedavi etmedim.
Sonra birden kahkaha salar işi şakaya boğardı. Koğuşta herkes hayat memat meselesi ile karşı karşıya olduğu için Ebulhüda’nın bu şakaları ötekilerin de derdini avutur, onlara iyi bir vakit geçirmeye yardım ederdi.
Her an ölüm ile menfa kararları arasında titreşip duran paşalar hep birden Ebulhüda’nın etrafına üşüşür, ona fal baktırırlardı. Ebulhüda herkese başka türlü bir fal bakardı. Birisine Kur’an-ı Kerim’den mana çıkararak istikbalini söylerdi. Bir diğerine iskambil kâğıdıyla fal bakardı. Fakat bütün fallarında paşaları heyecan içinde koyar, bazen de kahkahadan bayıltırdı.
Ebulhüda en ziyade Başkâtip Kara Tahsin Paşa’yı üzmekten hoşlanırdı. Ne vakit onun falına baksa:
- Paşam, derdi. Senin akıbetin kötü. Bazen dar ağacı görüyorum. Bazen Anadolu’nun ıssız bir köyü gözümün önünde canlanıyor. İdam mı desem, sürgün mü desem, hapis mi desem diye sıralamaya başlar, Kara Tahsin’i çileden çıkarırdı.
Kara Tahsin, koğuşun kara belası idi. Yemeğini önüne getirmelerini ister, yüzünü yıkamak için bile yatağından kalkmazdı. Sanki yatağı içinde kötürüm olmuş gibi idi. Bütün arkadaşları koğuşta sinirli sinirli dolaştıkları hâlde o Ebulhüda ile karşı karşıya geçer, tesbih çekerlerdi. Kara Tahsin’in diğerlerine karşı takınmak istediği bu efendi tavrı, arkadaşlarını gücendirmekten hali kalmazdı. Hatta bazen paşaların Kara Tahsin’e çıkıştıkları bile vaki olurdu.
Paşaların hariçle temasları men edilmişti. Yalnız haftada bir defa gelecek ziyaretçileri benim nezaretim altında olmak üzere görebilirlerdi. Fakat bence en tehlikesiz mevkuflar bunlardı. Çünkü bunlar daha tevkifhane kapısından içeri girer girmez vaziyeti anlamışlar ve teslim olmuşlardı. Artık kaçmak akıllarından bile geçmiyordu, zaten böyle bir şey düşünseler bile içlerinde bu tehlikeli teşebbüse atılacak kimse yoktu. Onlar kaderleri neyse onu çekmeye razı olmuş, tevekkülle divan-ı harbin haklarında vereceği kararı bekliyorlardı. En ziyade korktukları şey de tabi idamdı. İkide bir beni çağırır, telaşlı ve heyecanlı bir sesle beni iskandil ederlerdi:
- Hasan, derlerdi, hakkımızda verilecek hükmü, yapılacak muameleyi öğrenirsen sana bol mükafat var.

14 Ocak 2018 Pazar

Neşve Mecmuası Ocak 2018

Neşve Mecmuası Ocak sayısıyla karşınızdayız. İlgili bağlantıya tıklayarak 10.sayımıza ulaşabilir, dilerseniz indirebilirsiniz. Keyifli okumalar.
İndirmek için lütfen tıklayınız:

21 Kasım 2017 Salı

Neşve Mecmuası Kasım 2017

Neşve Mecmuası Kasım sayısıyla karşınızdayız. İlgili bağlantıya tıklayarak 9.sayımıza ulaşabilir, dilerseniz indirebilirsiniz. Keyifli okumalar..
İndirmek için lütfen tıklayınız:

9 Ekim 2017 Pazartesi

Neşve Mecmuası Ekim 2017

Neşve Mecmuası Ekim sayısıyla karşınızdayız. İlgili bağlantıya tıklayarak 8.sayımıza ulaşabilir, dilerseniz indirebilirsiniz. Keyifli okumalar..
İndirmek için lütfen tıklayınız:

1 Eylül 2017 Cuma

Neşve Mecmuası Eylül 2017

Neşve Mecmuası Eylül sayısıyla karşınızdayız. İlgili bağlantıya tıklayarak 7.sayımıza ulaşabilir, dilerseniz indirebilirsiniz. Keyifli okumalar..

İndirmek için lütfen tıklayınız:

1 Şubat 2017 Çarşamba

Neşve Mecmuası Şubat 2017

Neşve Mecmuası Şubat sayısıyla karşınızdayız. İlgili bağlantıya tıklayarak 5.sayımıza ulaşabilir, dilerseniz indirebilirsiniz. Keyifli okumalar..

İndirmek için lütfen tıklayınız:

1 Ocak 2017 Pazar

Neşve Mecmuası Ocak 2017

Neşve Mecmuası Ocak sayısıyla karşınızdayız. İlgili bağlantıya tıklayarak 4.sayımıza ulaşabilir, dilerseniz indirebilirsiniz. Keyifli okumalar..

İndirmek için lütfen tıklayınız:

6 Aralık 2016 Salı

Neşve Mecmuası Aralık 2016


Neşve Mecmuası Aralık sayısıyla karşınızdayız. İlgili bağlantıyı tıklayarak 3.sayımıza ulaşabilir, dilerseniz indirebilirsiniz. Keyifli okumalar..

İndirmek için lütfen tıklayınız:

28 Ekim 2016 Cuma

Neşve Mecmuası Kasım 2016


Neşve Mecmuası Kasım sayısıyla karşınızdayız. İlgili bağlantıyı tıklayarak 2.sayımıza ulaşabilir, dilerseniz indirebilirsiniz. Keyifli okumalar..

İndirmek için lütfen tıklayınız:

26 Eylül 2016 Pazartesi

Neşve Mecmuası


Efendim, yıllardır takip ettiğiniz gibi blogumuzda paylaşımlarda bulunuyoruz. Aklımda epey zamandır kurduğum bir hayali gerçekleştirme bâbında ilk adımı attım ve kendi çapımda bir dergi hazırladım. Aylık olarak çıkarmayı düşündüğüm "Neşve Mecmuası"nı blog sitemizden indirerek okuyabilirsiniz. Gönül isterdi ki matbaada basılmış haliyle elimize alıp okuyabilelim ama şartlar gereğince şimdilik sosyal medya aracılığıyla pdf halinde okuyabileceğiz. Ha, dileyen tabiki çıktı halinde de alıp okuyabilir. Umarım dergimiz beğenilir ve devamı gelir. Fikirlerinizi yorum kısmına yazarak yönlendirme yapabilirsiniz. Keyifli okumalar ;)

İndirmek için aşağıdaki bağlantıya tıklayın:
Neşve Mecmuası Ekim 2016

30 Ağustos 2016 Salı

30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramı

1926 yılı gazete ve mecmualarından 30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramı..
30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Olsun..






16 Ağustos 2016 Salı

Galatasaray ve Fenerbahçe Arasındaki Şilt İhtilafı

İstanbul Futbol Şampiyonluğu'nun Bir Tarihçesi

1324 Senesinden Beri "Galatasaray" 8 Defa Şampiyon Olmuştur. "Fenerbahçe" İle "Galatasaray" Arasındaki Şilt İhtilafı..


1925-1926 senesi futbol şampiyonluğunu Galatasaray'ın kazanması üzerine İstanbul Şampiyonluğu'nun tarihçesine şöyle bir nazar atfını münasip gördük.

İstanbul Şampiyonluğu, bidayette Moda ve Kadıköy gibi Rum ve İngiliz kulüpleri arasında cereyan ederdi. Sonra Türkiye'nin ilk futbol kulübü olan Galatasaray teşkil etti. O zaman Moda'daki İngiliz agniyasından Vebtollar (?) tarafından on senelik bir şilt vaz' edilmişti. Bu şilte levha-i iftihar ünvanını verebiliriz. Birlik müsabakalarında şampiyon olan takımın ismi bu levha-i iftiharın üzerindeki mahall-i mahsusa senesi ile beraber kaydedilirdi. 

Galatasaray kuvvetlenmeden evvel Moda ve Kadıköy kulüplerinin galiba üç defa isimleri bu levha-i iftihara geçmişti. Galatasaray ilk defa 324-325 (1908-1909) senesinde şampiyon oldu. Şu halde Türk kulüpleri için İstanbul Şampiyonluğu 324-325 senesinde başlar. O tarihten itibaren şampiyonluk atideki kulüplerimize nasip olmuştur:

(1908-1909 Şampiyonu Galatasaray)

324-325 te Galatasaray

325-326 da Galatasaray

326-327 de Galatasaray

327-328 de Galatasaray takımı sonbaharda Macaristan'a gitmiş ve avdetinde şampiyonluk müsabakalarına girememiştir. Esasen o sene birincilik müsabakaları da intaç edilememiştir.

328-329 da Fenerbahçe
Fakat bu seneki müsabakalarda Galatasaray birincilik müsabakalarına dahil edilmemiştir.

329-330 da Fenerbahçe

330-331 de Galatasaray
Bu seneye kadar müsabakalar hep pazar günü yapılırdı. Sonra Türk takımları çoğaldığından ve bir de Cuma Birliği teşkil ettiğinden takımlar Pazar Birliği ve Cuma Birliği namıyla iki zümreye ayrılmışlardır. Galatasaray Cuma Birliği'ne dahil olmuştur. Fenerbahçe o sene zayıf olduğundan Cuma Birliği'ne girememiş ve ikinci derecede kulüplerden başka bir birlik teşkil ederek bu birlikte şampiyon olmuştur. Cuma Birliği'nde ise Galatasaray birinci olmuştur. Fakat levha-i iftihar Fenerbahçe kulübünde olduğu için ismini o senenin şampiyonu olarak yine levhaya hakk ettirmiştir.

(1911-1912 Şampiyonu Fenerbahçe)

331-332 de Galatasaray
Bu sene şampiyon Galatasaray olduğu halde Fenerbahçe yine levha-i iftihara ismini hakk ettirmiştir. Bu suretle levha-i iftiharda ismi en çok mahkuk olan kulüp Fenerbahçe olduğu cihetle şildin sahibi olmuştur. Galatasaray buna itiraz etmiş, fakat o zaman federasyon gibi spor işleriyle meşgul bir makam olmadığı cihetle Fenerbahçe levha-i iftiharı vermemiştir.

Şilt meselesi ileride teşkil edecek federasyonca halledilmek üzere, öylece emrivaki şeklinde bırakılmıştır.

332-333 te Altınordu

333-334 te Altınordu

334-335 te Altınordu

335-336 da Altınordu
Bu iki mütareke senesi zarfında şampiyonluk müsabakaları yapılamamıştır.

336-337 de Fenerbahçe

337-338 de Galatasaray

338-339 da . . .
Bu sene şampiyonluk müsabakaları itmam edilemeyerek yarıda kalmıştır.

339-340 ta Beşiktaş

340-341 de Galatasaray

341-342 de Galatasaray

İstanbul birincilik müsabakalarının tarihçesine nazaran sekiz defa yani en çok şampiyon Galatasaray kulübü olmuştur.


(Cumhuriyet, 1926) 

14 Ağustos 2016 Pazar

Meddah Aşkî Efendi


Biraz sonra, kahvehanede örfî bir idare başlayacak, meddah efendi ne söylerse dinleyeceksiniz ve hatta .... güleceksiniz, çünkü bu onu dinlemekliğin icabatındandır. Etrafınızda halk elleri kalçalarında kahkahalardan kırılırken, dişsiz ihtiyarların sakalları oynadığı ve gözbebekleri kaybolduğu bir sırada, eğer hâlâ ... abus, düşünceli duracaksanız buradan çıkınız! Zira, şöhretini ve maharetini kalp ile tasdik ve lisan ile ikrar lazım gelen meşhur meddah efendi de sizi güldürememişse, darılmayınız ama, bu sizin anlayışsızlığınızdandır!

İşte ben de, bu gece, köşedeki beyaz saçlı, boynuna mendilini dolamış ve tıraşı uzamış laubali ihtiyarın söyleyeceği hikâyeyi dinlemek ve tuhaflıklarının hepsine - yanımdakilerden geri kalmamak için - gülmek mecburiyetindeyim.

Köşede, sandalyesinde biraz sonra söyleyeceği hikâyesine hazırlanan beyaz saçlı ihtiyar meşhur Meddah Aşkî Efendi'dir.

Aşkî Efendi beş evlat, yedi torun sahibi ve altmış dört yaşında olduğunu söylüyor. İlk defa tam 42 sene evvel Beşiktaş'ta İskele Gazinosu'nda (Süleymaniye Batakhanesi) ni hikâye etmiştir. Kendisi yakın zamana kadar Galata Kulesi'nde çavuştu.

Aşkî Efendi, Trabzon, İzmir, Selanik, Siroz, Drama, Bursa, Çanakkale, Eskişehir'e gitmiş ve Cezayir bahr-i sefidinin kaffesinde aylarca ikamet ederek ahalisine hoş fıkralar nakletmiştir.

Aşkî Efendi, (Sultan) Abdülhamid'in mefruşat müdür-i muavini Meddah Şükrü Efendi'den ders aldığını, hikâyelerine devam ettiğini anlatırken, o zamanın bütün meşhur meddahlarına, İsmet merhuma, Burunsuz Ahmet'e ve Acem Ali'ye dair hatıralarından da bahsediyor.

Aşkî Efendi 125 meddah payesi ile 500 monolog bilmektedir.

Orta oyunlarında senelerce Kel Hasan'la beraber çalışmış, Büyük Benliyan ve Fasulyeciyan ile beraber sahneye çıkmış olan Aşkî Efendi, son senelerde yine kırk iki yıl evvelki gibi meddah söylemektedir ve bundan çok memnundur, diyor ki:

- Sinemalar, tiyatrolar, pastahaneler velhasıl adım başında eğlence yerleri olduğu halde yine çok memnunum. Görüyorsunuz ya ne kadar kalabalık oluyor ve genç, ihtiyar herkes dinlemeye geliyor..

Mermer masaya vurulan kuvvetli iki üç değnek darbesi gürültüleri kesmeye ve sükutu takrire kâfi geldi. İskambiller masanın üzerine bırakıldı, tavlalar kapakları kapanırken son defa olarak takırdadılar. İskemlelerin cepheleri değiştirildi ve bütün gözler köşede, masasının üstüne bıraktığı çıkınların yanından ayrılmayan meddaha çevrildi, herkes can kulağıyla dinliyordu:

Sahn-ı perdaz gülzâr-ı belagat
Letaif-i kuy-i meydan-ı zarafet
Bu abd-i kemterin bî-bedâat
Eder geçmiş zamanlardan hikâyat
Garz-ı efsane arz etmek değildir
Çıkar bir kıssadan bin ders ibret..

Aşkî Efendi'nin her yere beraberinde götürdüğü kânûnî arkadaşı, meddahın bir işaretiyle sazının tellerine dokundu. Biraz sonra Aşkî Efendi de boğuk bir sesle çalınan besteye refakat ediverdi. Başlangıçtan anlaşılıverdi ki Aşkî Efendi bu gece operet kabilinden bir meddah piyesi söyleyecekti. Bu, demek ki, bir şarkılı ibret(!) olacaktı.

Meddah Efendi'nin kendi tabiriyle " İşitenlere ne mutlu!" olan fasıl hitama erdiği zaman ortalığı yine bir sükun kapladı.

Aşkî Efendi sırtından çıkardığı paltoyu katlayarak masanın üzerine bıraktı. Bu hareketle kahvehanede bir kahkaha seferberliği ilan edilmiş oldu. Gülmeye hazırlananları fazla bekletmek de insafsızlıktı. Destanını okudu.
. . .
Destanını taklitleriyle okuduktan sonra değneğini yere vurdu  ve:
- Hak dostum hak! diye hikâyesine girişti.
. . .
Davulla beraber biten hikâyenin mevzusunu yine Aşkî Efendi şöyle hülasa ediyor:
"Süleymaniye civarında tımarhane sokağında Cevher Hanım namında bir kadın Kastamonulu Veli Dayı ile Tevfik Bey'i işret alemine davetle tuzağa düşürür. Batakhanede bulunan cellatlar her ikisini de telef etmek üzere iken Veli Dayı bir cariye vasıtasıyla meseleyi anlar ve cellatları telef eder. Sonra iş hükûmete aksedince Veli Dayı mükâfat olarak memleketine sılacı gönderilir."

Şimdi siz bu hikâyeye gülmez misiniz? Gülmezseniz kırk iki senedir herkesi güldüren meddah efendiyi tanımıyorsunuz demektir! O halde ... saraydan tutunuz en ücra köy içlerinde bile şöhreti dillere destan olan meddah efendinin kendisini dinlemeyenler ve hele hikâyelerine gülmeyenler için söylediklerini henüz işitmemişsinizdir!

Size İbriktarbaşıların Zehra Hanım ile Gündoğdu Kalfa'nın nasıl ve neden basıldığını da anlatan olmadıysa, meddah efendinin maharetini kadim ve daimi müşterisi Mücevher Ağa'dan sorunuz! Mücevher Ağa, size ilk olarak Aşkî Efendi'yi dinleyen Cennetmekân Efendisi'nin o gece değişmeye mecbur olduğu çamaşır-ı şahanesindeki hali anlata anlata bitiremeyecektir!

(Cumhuriyet, 1925)

11 Ağustos 2016 Perşembe

Hilafetten Sonra İlk Hutbe Nasıl Okundu?

Dün Camilerde Hutbe Nasıl Okundu?


Dünkü Cuma hilafetin ilgasını müteakip gelen ilk cumadır. Bu münasebetle cuma namazında hutbelerde hiç isim zikredilmemiş, yalnız ümmet-i islâmiye ve Türk cumhuriyetinin saadet ve selameti için dualar okunmuştur. Esasen bu cihet daha evvelce evkaf müdüriyetinden İstanbul'daki bilumum hatiplere tebliğ edilerek cuma namazı hutbesinde millet ve cumhuriyetin refah ve saadeti namına dualar yapılması lüzumu bildirilmiş ve bu hususta hatiplerden imza dahi alınmıştır.

Bu yoldaki tenbihata riayet etmeyen hatipler hakkında takibat-ı kanuniyede bulunulacağı kendilerine ayrıca bildirilmiştir.

Ayasofya Cami-i Şerifi hatibi Hacı Hafız Mehmet Nazif Efendi hutbede Türkçe olarak, isim yerine, Türkiye Cumhuriyeti'nin tealisini zikretmiştir. Hatip efendi bunu müteakip, birkaç hadis-i şerif kıraat etmiş ve manalarını Türkçe olarak izah eylemiştir. Diğer camilerde de hatipler aynı suretle hareket etmişlerdir.

Dün cuma namazını kılan müslümanlar ehadis-i şerifenin Türkçe'ye tercümesinden daha ziyade memnun olmuşlardır.

Cuma namazlarında irad edilecek hutbelerin Türkçe olması, halkın anlaması sebebiyle şüphesiz daha muvafıktır. Mamafih İstanbul Müftülüğü bu hususu nazar-ı itibara alarak hutbelerin hiç olmazsa Türkçe'ye tercümesi için bazı teşebbüslerde bulunmak tasavvurundadır. İstanbul Müftüsü Mehmet Fehmi Efendi bu hususta diyor ki: 

" Hutbeden maksat onun ifade ettiği manayı cemaate anlatıp cemaati ona göre amele sevk etmektir. Hatta bazı Arap ulema-yı ahiri kitaplarında bile hutbenin Türk diyarında Türkçe olarak okunması lüzumunda müttefiktirler. Bunun için de teşkilini düşündüğüm bir komisyon marifetiyle bu ciheti tetkik ederek münasip hutbeler, mev'izalar vücuda getirmek tasavvurundayım. Mezkur komisyon Ramazan Bayramı'nı müteakip teşkil ve içtima edecektir. Komisyonun tertip edeceği mev'izalar hükûmetçe de tasvip edilecek olursa bunları bir risale şeklinde tab' ve vilayata tevzi' edeceğim. Hutbelerde okunan ayet-i kerime ve hadis-i şerifler tabiatıyla Türkçe'ye tercüme edileceklerdir. Çünkü hutbeden beklenilen gaye efkâr-ı diniyeyi halka anlatmaktır."

(8 Mart 1924, Cumartesi)

9 Ağustos 2016 Salı

Pazarola Hasan Bey'in Ölümü


Pazarola Hasan Bey'i kim tanımaz.. Hangi esnaf onun ismini işitmemiş, hangi dükkâncı onun hayır duasını almamıştır. Hangi mu'tekid tâcir "uğurdur!" diye onun resmini dükkânına asmamıştır?..

Hasan Bey, İstanbul'umuzun bu pek maruf şahsiyeti dün sabah gözlerini ilelebet kapamıştır. Bundan sonra artık hiçbir kimse onun sokaklardan geçtiğini görmeyecek, hiçbir esnaf artık ondan (Pazarola Esnafbaşı!) diye dua alamayacaktır. Çünkü bir zamanlar kocaman başında iki parmak abani sarıklı fesiyle, arkasında abası, elinde tespihiyle dolaşan Hasan Bey son nefesini çoktan vermiştir.

Dün bu haberi aldığımız zaman bir muharririmizi Hasan Bey'in taht-ı tedavide bulunduğu Gülhane Hastanesi'ne gönderdik. Arkadaşımızı büyük bir nezaketle karşılayan Doktor İhsan Rıfat Bey, Hasan Bey hakkında şu malumatı vermiştir:

Hasan Bey 45 yaşında idi. Babası elyevm 85 yaşında olan Abdullah Efendi'dir. Validesi, pederiyle 40 sene yaşadıktan sonra ölmüştür. Abdullah Efendi bilahare diğer bir hanımla evlendiği için bugün Hasan Bey'in - baba bir - üç erkek kardeşi vardır. Bunların biri eczacı binbaşısı, diğeri memur, üçüncüsü de yüzbaşıdır.

Hasan Bey doğduğu zaman normal bir çocuk imiş. Fakat iki buçuk aylık olunca hastalanmış ve başı tedricen büyümeye başlayarak (hidrosefalik) bir çocuk olmuştur.

Hasan Bey'in ölümünü intac eden hastalık iki sene evvel başlamıştır. Bir gün bir araba çarparak kendisini yere düşürmüş ve Hasan Bey bu yüzden hastalanarak Cerrahpaşa Hastanesi'nde tedavi edilmiştir. Fakat Hasan Bey'in artık eski neşesi ve keyfi kalmamıştır. Nitekim iki ay evvel bu hastalık nüksetmiş ve Hasan Bey göğsünden ızdırap çekmeye, günden güne kendisini kaybetmeye başlamıştır.

24 Mayıs'ta Gülhane'ye geldiği zaman Hasan Bey ifadeye gayr-ı muktedir bir halde bulunuyor ve yürüyemiyordu. Çünkü her iki ayağında da felç vardı. Hasan Bey yatırıldı ve son derece ehemmiyetle tedavi olundu. Hastalığı esnasında çorba, kahve ve sigarayı pek fazla içiyor ve bu üç şey verildikçe keyfi yerine geliyordu. Hatta son iki üç gün zarfında sıhhati çok iyi idi. Bunun için hemen  hemen her gelen ziyaretçi ile temas ettiriliyor, Hasan Bey de onlara: " Sen çok yaşa! İyi olunca seni tekkeye götüreceğim, sana dua edeceğim!" diye teşekkürler ediyordu. Fakat son gece birdenbire fenalaştı ve bu (dün) sabah on buçukta "tüberküloz kaşeksi"den öldü.

Hasan Bey'in cenazesinin ne zaman kaldırılacağı malum değildir. Eğer ailesi müsade ederse otopsi yapılacak ve dimağı açılacaktır. Mamafih bu dimağın 1750 gram kadar suyu ihtiva ettiği tahmin edilmektedir.

Hasan Bey'e rahmet dilerken, ailesiyle onun gaybubetinden müteessir olanlara beyan-ı taziyet eyleriz.


(1926) 

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Bekir Ağa Bölüğü'nde Neler Gördüm? - 2 -

Haftada iki gün mevkufların aileleriyle temasına müsade edilmişti. Pazartesi ve perşembe günleri hariçten gelenler, merkez kumandanlığının müsadesini aldıkları takdirde mevkuflarla görüşebilirlerdi. Fakat bu müsade on beş dakikaya münhasırdı. Bu yüzden ne feci sahneler olurdu. Mülakat mahalli kapıdan girilince öne çıkan taşlıktı. Burada ancak beş on kişi görüşebilirdi. Halbuki içeride üç binden fazla mevkuf vardı. Ziyarete gelenler ekseriya kadınlar ve çocuklardı. Bunların kapıda yaptıkları sahneler çok müthişti. Sırası geldikçe bunlardan bazılarını naklettiğim zaman, kârîler bu sahneleri daha yakından göreceklerdir.


Her gün divan-ı harpler toplanıyor. Yüzlerce kişiyi muhakeme ediyorlardı. Muhakeme neticesinde idama mahkum olanlar koğuştan çıkartılıp bahçedeki inşaat koğuşuna indirilirdi. Buraya inen mevkuf cezasını bilir ve korkmaya başlardı.

Bekir Ağa Bölüğü'ne geldiğimin ikinci günü idi. Abdülhamid'in serhafiyesi Kabasakal Mehmed Paşa'yı bir araba ile getirdiler. Senelerce dediği dedik, emri emir olan bu adam, jandarmalar arasından Bekir Ağa Bölüğü'ne giderken bile saraya giden bir nâzır gibi kemâl-i azimetle yürüyor, etrafa yukarıdan dürbünle bakar gibi bakıyordu.

Paşa'yı kapıda biz karşıladık. İçeriye girer girmez bütün mevkuflar pürtecessüs gözlerini Hamid devrinin bu müheykel mümessiline atfettiler. Koğuşa girer girmez etrafına bir bakındı. Getirildiği yeri pek benimsememiş, beğenmemişti. Muhteşem kalın halılarla örtülmüş müzeyyen odalarda yaşamaya alışmış olan bu serhafiye, çıplak ve her türlü ve her sınıftan insanla dolu bu koğuşta biraz şaşırdı, etrafına hayretle bakındı. Sonra kendini topladı ve selam verdi. Huzuruna çıkmak bile mümkün olmayan serhafiyeye etraftan mukabele ettiler. Bazıları daha ileri gittiler:

- Vay Paşa Hazretleri, görüşmek nihayet burada mukadder imiş, dediler. Koğuş o kadar kalabalıktı ki burada paşaya bir yer bulmak mümkün olmadı. Kendisini aldık. Dış kapının sağ tarafında bulunan odaya götürdük. Burada Bediüzzaman Şeyh Said-i Kürdi yatıyordu. Şeyh Said, paşayı memnuniyetle karşıladı. Paşa azimetle içeri girdi. Hâlâ azimetli tavrını bırakmış değildi. Bizlere uşakları nazarıyla bakıyor gibiydi. Fakat sonra yavaş yavaş hakikatle karşı karşıya kaldıkça kendini büyük gören bu istibdat heykeli küçüldü. İnceldi. Vaziyeti anladı ve bir köşeye sindi.

Ben onu senelerce devletin büyük işlerine karışmış, umur görmüş, incelmiş yüksek bir adam zannederdim. Ona mevkisiyle mütenasip hürmette kusur etmiyordum. Halbuki bu debdebe ve haşmetin altında gizli olan kaba ve iğrenç Kabasakal meydana çıkmakta gecikmedi. Hâlâ Türkçe öğrenmemişti. Kaba bir Çerkes şivesiyle konuşuyor, etrafına emir vermeğe çalışıyordu. Bediüzzaman Şeyh Said, onu teselli etmek istedi:

- Müteessir olmayınız paşam, bu da geçer, dedi. Paşa kesik ve boğuk bir sesle cevap verdi:

- Evet öyle, insanın başından her şey gelir geçer. Fakat bunu söylerken başından ip geçeceğini hiç aklına bile getirmemişti.

Kabasakal ilk gecesini sakin ve sessiz geçirdi. Fakat aradan yirmi dört saat geçip de vaziyette bir değişiklik görmeyince sinirlenmeye, asabi buhranlar geçirmeye başladı. Elinde bir tespih mütemadiyen bir aşağı bir yukarı geziyor, konuşmuyor, Şeyh Said'in sözlerine baştan savma cevaplar veriyordu. Belli ki vaziyetin vahametini hissetmeye başlamıştı. İkinci günün akşamı bayıldı. İçeri koştuk, kendisini ayıltıncaya kadar hayli zahmet çektik.


O günden itibaren artık daha kendine gelmedi. Yatağının üstüne oturuyor, elindeki tespihi çekerek kendi kendine bir şeyler söyleniyordu. Şeyh Said her gün zeytin ekmek yerdi. Paşa böyle bir yerde yaşamaya alışmadığı için ne gelirken yemek getirmiş ne de burada yemek getirtmeyi düşünmeye vakit bulmuştu. Fakat Kabasakal geldikten sonra Şeyh Said'in zeytin sarfiyatı birdenbire kabarmıştı. Günde yüz dirhem zeytinle iktifa eden şeyhe şimdi günde bir okka yetişmiyordu. Nihayet bu zeytinini verirken sormaktan kendimi alamadım:

- Şeyh Efendi, ne çok zeytin yiyorsunuz!? dedim. Derdini dökecek bir adam arıyormuş gibi:

- Sorma, dedi. Benim yediğim yok. Ben ancak üç dört tane yiyorum, mütebakisini bu adamcağız yiyor.

Hayret ettim. Buraya gelinceye kadar bu adam acaba zeytin nedir görmüş müydü? Belki rakı masasında parmak gibi büyük zeytinleri meze olarak kullanmıştı. Fakat böyle zeytin ekmekle yaşamayı aklına getirmiş miydi? O vakit hatırladım. 319 senesinde 313 kur'asının terhisi esnasında, terhis edilen efradı görmek üzere Haydarpaşa'ya gitmiş, vagonları birer birer gezmişti. Neferlere nezaret eden bir yüzbaşıyı peynirli pide yerken görmüş ve elinden pideyi alarak yere atmış ve bağırmıştı:

- Böyle şey de yenir mi? Be herif, sende mide denilen şey yok mu? Milletin halinden bu derece bî-haber olan bu mütekebbir paşa, şimdi zeytin ekmeğe merhaba demeye mecbur olmuştu.

Kabasakal'ın muhakemesi süratle icra edildi. Divan-ı harbe bir defa sevk edildi ve daha birinci celsede idam kararı verildi. İdam kararı o vakit mahkumlara tebliğ edilmezdi. İdama mahkum olanlar gece yarısı koğuşlarından alınır, bahçedeki inşaat koğuşuna götürülür, ertesi sabah erkenden idam edilirdi. Halbuki divan-ı harb Kabasakal hakkında verdiği idam hükmünü kendisine bizzat tebliğ etti.

Divan-ı harbden çıktığı zaman rengi atmış, ayakları gevşemiş, yürüyüşünü şaşırmıştı. Kendisini aldık. Doğru inşaat koğuşuna götürdük. Gece yarısı paşayı idama götürecektik. Gecenin kalın zulmeti kalkmış, etrafı hafif ve donuk bir aydınlık kaplamıştı. İstanbul derin uykuya dalmıştı. Benim için bu idam vakası da yeni bir tecrübe olacaktı. İnsan asmak, adam öldürmek kolay bir şey değildi. Fakat vazifelerimden biri de bu idi. Hayatımda yaptığım işlerin belki de en fecisi bu idi. İlk gece birkaç kişiyi asmıştık. Onların bende yaptığı tesir o kadar feci idi ki yirmi dört saat kendime gelemedimdi. Ertesi gün idam işlerinden affedilmekliğimi rica ettiğim halde kabul edilmemişti, ikinci olarak da paşanın idamında bulunacaktım.

Elimizde beyaz gömlek, kelepçeler olduğu halde inşaat koğuşuna gittik. Paşa başı iki elleri arasında düşünüyordu. Bütün gece bu halde kalmış, uyumamış, hatta yatmaya bile lüzum görmemişti. Bizi görünce karşısında Azrail'i görmüş gibi yerinden sıçradı. Biraz sendeledi. Az daha düşecekti. Yanımdaki neferlerden biri koluna girdi. Paşa bir neferlere, bir bana baktı:

- Ne o evladım, diyebildi.. Beni de mi idam edeceksiniz?

Bunu söylerken sesi titriyor, ayakları ispazmuza tutulmuş gibi sallanıyordu. Ölümü hiç düşünmemiş, Azrail'i aklına bile getirmemişti. Sehpada ölmek onun aklına gelebilir miydi?
Paşa, bizim aldırmayıp kollarına kelepçeyi geçirmeye başladığımızı görünce:

- Bu saatte mi? dedi. Yarını bekleyiniz gün olsun.

Can ne kadar tatlı şeydir. Öleceğini biliyordu. Fakat birkaç dakika olsun kazanmak istiyordu. Teselli etmeye mecbur oldum:

- Korkmayınız, Paşam, dedim. Sizi zabitân koğuşuna götürüyoruz, sehpaya değil. Filhakika zabitân koğuşuna götürüyorduk. Fakat idama hazırlamak için. Zabitân koğuşuna girer girmez paşa işi anladı. Tazallüme başladı.

14 Temmuz 2016 Perşembe

Bekri Mustafa


Memleketimizin her tarafında bu ismi tanımadık kimse yoktur. Yüzlerce senelerden beri Karagöz oyunlarında görerek, mangal başında büyük ninelerin masallarında dinleyerek Bekri Mustafa ismiyle muvaneset etmemiş bir çocuk nadirdir. Bu kadar maruf ve meşhur olan Mustafa Ağa - o zamanlarda tahsil ve terbiye görmüş olanlara da ağa deniliyordu - gece ve gündüz işrete müdavim olduğu cihetle "Bekri" diye iştihar etmişti. Leyl ü nehar sermest bulunan bu zat zamanının hoş sohbet zürefâsından olduğundan dillerde yüzlerce hikâyât ve letâifi ile cümlenin aşinâsı bulunmuştur.

Bekri Mustafa Dördüncü Murad devrinin meşahir-i zürefâsından ve yorgancı esnafından Ahmed Ağa namında bir zatın mahdumu olup Kadırga yakınlarında Cündi Meydanı ile Küçük Ayasofya Cami-i şerifi arasında bir hanede 1010 sene-i hicriyesinde tevellüd etmiştir.

Pederinin hal ü vakti müsait olduğu cihetle Mustafa çocukluğu zamanını refah içinde geçirmiş ve beş yaşında iken Küçük Ayasofya Cami-i şerifi ittisalindeki mahalle mektebine verilerek orada mushaf-ı şerifi hatim etmekle beraber mukaddemat-ı ulumi  gördükten sonra Bayezid Cami-i şerifinde medrese derslerine devam ettirilmiş ve epeyce ilim tahsil eylemiştir.Mustafa'nın on altı yaşında olduğu sırada pederi Ahmed Ağa soğuk algınlığı neticesinde yataklara düşmüş ve sonrasında vefat eylemiştir. İki sene sonra yani Mustafa on sekiz yaşında olduğu sırada validesi de vefat etmekle tek başına kalmış ve işte bu esnada bazı arkadaşlarının ibram ve ısrarı üzerine ilk defa olarak Kumkapı'da Ermeni milletinden Agop'un işletmekte olduğu Gedikli meyhanesine giderek işrete başlamıştır.

Bekri Mustafa henüz genç denilebilecek yaşta yani kırk bir yaşında iken dört-beş gün süren bir hastalığı müteakip vefat etmiş ve cenazesi, vasiyeti mucibince, o zamanlarda müdavimi bulunduğu Balıkpazarı meyhaneleri civarında kain kabristana defnedilmiştir. Bilahare mezkur kabristan kaldırılıp yerine dükkân ve çarşılar inşa edilmiş ise de Bekri Mustafa'nın kabri, hürmeten yerinde bırakılmıştır.Bu mezar el-yevm Yemiş İskelesi'nde Kasımpaşa Sokağı'nda Hasan Çavuş nam zatın üç numaralı dükkânının arkasındadır. Mürur-i zaman ile zarar gören mezarı 318 senesinde o civar esnafının cem eyledikleri iane ile tamir ve müceddeden taş rekz edilmiş olduğundan bugün mamur bir halde bulunmaktadır.

İşte  Bekri Mustafa'nın letaif ve hikâyâtından birkaçı:

İşte Böyle Yuvarlarım!
İşretin memnu' olduğu bir zaman Bekri Mustafa'yı bir meyhanede içerken tutarlar ve inkâra mahal kalmaması için şişesini, kadehini beraberr alıp Bostancıbaşı'nın huzuruna götürürler. Meğer Bekri Mustafa'yı yakaladıkları zaman şişenin dibinde biraz rakı kalmış. Bostancıbaşı şişeyi elinde sallayarak:
- Be adam! Şu zıkkımı nasıl içersin! deyince Bekri Mustafa şişeyi ve kadehi eline alıp:
- Efendim işte böyle, ibtida şişeyi elime alırım, sonra kadehe boşaltırım. Kadeh dolduğu gibi kaldırır ve yuvarlarım! demiş ve artan rakıyı da Bostancıbaşı'nın huzurunda içmiş.

Ziyan Olmasın!
Bekri Mustafa nasılsa bir gece hasta olur ve hekim celp olunur. Hasta muayene edilir:
- Artık ümit yok kendisini rahat bırakınız deyince Bekri Mustafa yorgandan başını çıkararak:
- Öyle ise dışarı çıkın da mumu söndürün ziyan olmasın, der.

Besmele İle İçmezmiş
Bir gün Bekri Mustafa Ağa'yı karakola Bostancıbaşı'nın huzuruna götürmüşler. Bostancıbaşı Bekri Mustafa'ya:
- Senin şarabı besmele ile içtiğini ahali şikayet ediyor demesi üzerine Bekri Mustafa hiç telaş eseri göstermeyerek:
- Aman ağa ben suyu içerken bile aklıma besmele gelmez nerde kaldı ki şarap içerken hatırıma gelsin! demiş.